Arama

30 Aralık 2007 Pazar

Death Sentence (2007)

*** No thanks, dad. I'm taking the car ***

Konusu şöyle; iki yetişkin erkek çocuk sahibi Nick Hume (Kevin Bacon) bir şirkette yöneticidir. Büyük oğlunun hokey maçından dönüşte benzinlikte bir çetenin saldırısına uğrarlar ve oğlan ölür. Nick en fazla 3-5 yıl ceza alacağını öğrenince suçlu aleyhinde tanıklık etmez. Amacı dışarıya çıkınca kendi adaletini sağlamaktır.

Ne anladım; testere serisinin yaratıcısı James Wan'dan bir intikam filmi. İntikam filmi denince ilk akla gelen Death Wish'in uyarlandığı kitabın yazarının bir başka romanından uyarlama. Önceki filmlerinde olduğu gibi karakterler fazlasıyla yüzeysel, çete ve kötü adamlar abartılı karton tipler. Belli ki amaçlanan trajik bir hikaye ile John Woo tarzı bir anlatımı birleştirmek olmuş ama pek tutmamış. (Finalde çetenin merkezi şapelvari kırmızı renkli acaip bir mekan, bir güvercinler eksik) İki ayrı film arasında zap yapıyoruz hissi veriyor. Genel olarak intikam hikayesi türünün gereklerini sağlıyor ve eğlencelik olarak başarılı sayılır. Yalnız hastaneden neden kaçtığını hiç anlamadım, bir de John Goodman'ın ne işi var bu filmde.

Aklımda kaldı; filmin ortalarında otoparkta geçen kesintisiz katlar arasında dolaşan uzun ve mükemmel bir sahne var. Girişte çocukların büyümelerini gösteren ev kamera görüntüleri de güzel bir giriş olmuş.

Sonuç; idare eder.

30 aralık pazar günü evde izledik

http://www.imdb.com/title/tt0804461/

Cassandra's Dream (2007)

**** Hayallerinizi gerçekleştirmek için ne kadar ileri gidersiniz? ****

Konusu şöyle; sınıf atlama hayallerindeki iki kardeş, Ian (Ewan) ve Terry (Colin), biri hayallerinin kadınını maddi yönden tatmin etmek için, diğerinin şansının tersine dönmesi ile çok ciddi borçlanması sonucunda yüksek miktarda para ihtiyacına düşerler ve idolleri olan zengin amcalarından borç isterler. Bu iyiliğin karşılığında amcalarının da bir isteği vardır.

Ne anladım; filmin ve filmdeki teknenin adı Yunan mitolojisinden, gerçekten gelecekte olacakları söylemesine rağmen kimsenin inanmadığı trajik kahramandan geliyor. Burada da filmin içinde bu döngü tamamlanmadığına göre izlediğimiz bizim için bir kehanet ama biz de ciddiye almayacağız ve sonunda başımıza gelecek olan budur. Woody Allen'ın ciddi film kontenjanından, hatta finaliyle mideye yumruk gibi oturan bir kara film. Varoluşçu tadı sonuna kadar veriyor film, iki başrol de bence çok başarılılar. Yavaşça deliren Terry rolünde Colin Farrell hakikaten oyuncuymuş dedim. Match Point tarzını sevenlere.

Aklımda kaldı; Terry'yi iyice batarken bıraktığımız ama sonraki sahnede mucize gibi şansının tersine döndüğünü öğrendiğimiz olaylar. Bonnie ve Clyde göndermesi

Sonuç; çok yaşa Woody.

30 aralık pazar capitolde izledik

http://www.imdb.com/title/tt0795493/

The Nanny Diaries (2007)

*** Annie the nanny ***

Konusu şöyle; üniversiteden mezun olan ancak hayatta henüz ne yapacağına karar verememiş olan Annie tesadüfen Manhattan'ın yukarı doğusunda yaşayan zengin annelerinden biri tarafından çocuk bakıcısı sanılır. Annie mesleğine karar verene kadar geçiş süreci içinde bu teklifi değerlendirmeyi seçer ve bambaşka bir dünya ile tanışır.

Ne anladım; birkaç yıl önce American Splendor ile sevdiğimiz yazar/yönetmen çiftten bir yarı otobiyografik roman uyarlaması. Roman gerçekten bu işi yapmış olan yazarın yaşadıklarını içeriyormuş ve bir ara bestseller olmuş. Scarlett Johanson role uymuş, onun yanında Chris Evans biraz teklese de (sanki bir ingiliz filmindeki amerikalı hödük gibi olmuş), Paul Giamatti ve Laura Linney (Bay ve Bayan X) çok başarılılar. Film biraz değişik bir komedi gibi başlıyor ama anlatım olarak bildik romantik komedi sularına dönüyor ve biraz dalgalanmalarla beraber ortalamayı tutturuyor. Bridget Jones 3 gibi düşünülebilir.

Aklımda kaldı; doğal tarih müzesinde geçen giriş anlatımı, ayrı bir tür olarak yukarı Manhattan zengin ailelerini tanıttığı sahne.

Sonuç; fena değil

29 aralık gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0489237/

The Brave One (2007)

** Zaten sevmem Jodie Foster'ı **

Konusu şöyle; Erica Bain (Jodie Foster) radyo programı ile New York şehrine melankolik yayınlar yapan bir yayıncıdır. Nişanlısı David (Losttan Said - Naveen Andrews) ile bir gece gezmesinde Central Park'ta bir çetenin saldırısına uğrarlar ve David ölür. Olaydan haftalar sonra bu duruma isyan edip suçları şehirde kendisi cezalandırmaya başlar.

Ne anladım; hikaye tabii ki Charles Bronson'ı getiriyor akla. Ama burada 57'lik le dolaşan bir maço yerine çok hevesli olmasa da gerçekten hakeden ama normal adalet sistemine kalırsa asla ceza almayacağı kesin suçlulara son çare olarak birkaç kurşun takdim eden, şehirli bir genç kadın var. Gözünü kan bürümüş bir intikamcıdan ziyade önce polise başvuran, oradan hemen ve kesin bir yardım bulamayacağını anlayınca kendini korumak amacıyla bir silah alan ve önce kaza eseri sonradan ise bilerek ve zevk alarak, ama her seferinde kesinlikle kötü adam olduğu belli olan pislikleri temizlemeyi kendine görev edinen bir anti kahraman rolü, özellikle kadın olması gerekince Jodie Foster bu rol için tam uyan bir oyuncu. Metroda görsem iner başka vagona binerim. Terence Howard'ın gerçeği arayan polis karakterinin de işin içine girmesi ile iyice televizyon filmi havasına giren sıkıntı verici bir anlatımı var filmin. Crash tarzı hesapçı senaryosu yapay durmasının temel sebebi.

Aklımda kaldı; Collateral havası çekimleri

Sonuç; hiç ısınamadım

29 aralık ctesi gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0476964/

26 Aralık 2007 Çarşamba

3:10 To Yuma (2007)

**** They're gonna hang me in the mornin', I'll never see the sun ****

Konusu şöyle; iç savaşta tek bacağını kaybetmiş olan ve büyük oğlu tarafından pısırıklıkla suçlanan çiftçi Dan Evans (Christian Bale) borcundan dolayı evini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ünlü haydut Ben Wade (Russell Crowe) yakalanıp Yuma hapishanesine giden trene yetiştirilmesi işi çıkınca 200 dolar karşılığında görevli ekibe katılır.

Ne anladım; sürekli değişik türlere el atan James Mangold'dan bir yenilik daha. Daha önce yaptığı Copland'i hatırlatıyor. Bir western olarak Unforgiven ile High Noon tadları var filmde. Finale gelene kadar bence mükemmel götürüyor hikayeyi, karakterlere odaklanıyor, silahların ateşlendiği aksiyon sahneleri de dengeli. Tek sorun karakterlerin yaptıkları acaip davranışlar ve diğerlerinin bunlara tepkileri (Ben Wade birini öldürüyor iki tokat atıp devam ediyorlar, birini uçurumdan atıyor gene bişey yok, vur gitsin işte. Özellikle başta yakalandığı sahne ve finaldeki karakterin geçirdiği büyük dönüşüm tam uyduruk duruyor) Bir de Charlie Prince rolündeki Ben Foster'ın oyunu abartılı geldi. Bunların dışında çok beğendim.

Aklımda kaldı; Charlie Prince'in kanun adamlarının başına ödül koyduğu sahne. Ben Wade'in şarkısı. Peter Fonda abimiz. "I've always liked you Byron, but even bad men love their mommas."

Sonuç; mükemmel olabilirmiş.

25 aralık gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0381849/

23 Aralık 2007 Pazar

The Invasion (2007)

** Uzaylılar kovalasın **

Konusu şöyle; Washington'da oğluyla yaşayan psikiyatrist Carol Bennell (Kidman) uzaydan gelen bir virüsün insanları ele geçirerek hızla yayıldığını ve oğlunun bağışıklığa sahip olduğu için hedefte olduğunu farkeder.

Ne anladım; daha önceden üç kez sinemaya uyarlanan hikayenin bu Hollywood uyarlaması Das Experiment ve Der Untergang filmlerinin yönetmeni tarafından (Oliver Hirschbiegel) ele alınıyor. 1956 Don Siegel'ın yönettiği versiyon sadeliğine rağmen bence bilimkurgunun mükemmel öncülerindendir. Bu yüzden bu filmi beğenmeyeceğimi biliyordum ama bu kadar kötüsünü de beklemiyordum. Her hikayenin standart senaryo şablonlarına oturtulup servis yapılması (boşanmış anne, korumak için hayatını hiçe sayacağı çocuk, anlayışlı erkek arkadaş) burada hiç işlememiş. Hislerinden arınmış ve "mutlu" bir toplum olmak ile "insan" olmak ama savaşlara ve kötülüklere açık yaşamak arasındaki seçimi temeline oturtmaya çalışıyor film ama laf arasında iki cümleyle geçiştiriyor bu meseleyi de.

Aklımda kaldı; bir tek herhangi bir makyaj ya da efekt kullanılmamasına rağmen dönüşüm geçiren insanlar çok kolaylıkla ayırt edilebiliyor, onu beğendim.

Sonuç; orijinali dururken boşa zaman kaybı

22 aralık 2007 gecesi tolgalarda izledik

http://www.imdb.com/title/tt0427392/

Shoot 'Em Up (2007)

**** Guns don't kill people! But they sure help ****

Konusu şöyle; Mr. Smith (Clive Owen) bir mafya hesaplaşması sırasında hedefteki hamile kadının bebeğini doğurtur, kadın ölür. Asıl hedef olan bebeği korumasına alır ve ful aksiyon..

Ne anladım; filmin bir hikayesi var ama sadece sahneleri birbirine bağlamak ve soran olursa söylemek için. Yönetmen bir macera filmi çekmek istemiş ve çekmiş. Yeni örneklerden direk akla gelen Crank var. Bir çizgi film havasında ve uzakdoğu, hong kong aksiyonlarını anımsatıyor. Paul Giamatti kötü adam rolünde. Oturup izleyip hakkat güzel yapmış denir. Filmin ismi de önüne gelene ateş edilen aksiyon oyun türüne verilen ad, çok uymuş.

Aklımda kaldı; sahnelerin hepsi birbirinden kopuk; ortalarda Monica Bellucci ile sevişmelerinde adamlar odayı basıyor, amca orgazmı da sağlıyor herifleri de vuruyor, zirvede maçoluk. Aşırı sinirli Smith yolda sinyal vermeden şerit değiştirenlerden, kırk yaşında at kuyruğu bırakanlara kadar tüm nefretini kusuyor.

Sonuç; süper zevkli

22 aralık ctesi gecesi Tolgalarda izledik

http://www.imdb.com/title/tt0465602/

18 Aralık 2007 Salı

Heartbreak Kid (2007)

*** Kırıkkalpli çocuk ***

Konusu şöyle; Eddie Cantrow yaşını başını almak üzere bir adamdır. İnanılmayacak kadar mükemmel görünen çevre araştırmacısı Lila ile tanışır, babası ve arkadaşlarının gaza getirmesi ile 6 hafta içinde evlenmeye karar verir. Evliliklerinin ertesi günü o kadın gitmiş yerine bir canavar gelmiş gibidir. Tam henüz tam tanımadan evlendiği kadınla bir ömür geçirecek olmanın depresyonu içindeyken gerçekten hayatının aşkını balayında bulur.

Ne anladım; Farrelly biraderlerden bir aşkı arayan adam komedisi daha. Çok duyulmamış ve pek de başarılı olmadığı söylenen bir filmin yeniden çevrimi. Stiller'lar baba oğul oynuyorlar. Tarz olarak Ah Mary Vah Mary'i anımsatıyor ama senaryosu çok çalakalem yazılmış gibi. Ben Stiller'in karakteri genelde canlandırdıklarından daha pislik bir adam.

Aklımda kaldı; adamın aldığı porno film "Remember The Tight Ones!" :)) Başka filmlerden örnekler Night of the Giving Head , Intercourse With a Vampire , Good Will Humping, Lust of the Mohicans, Edward Penishands, There's Something In and Out of Mary, Big trouble in little vagina, rambone, SHAVING RYANS PRIVATES. "Partide gördüğün ilk gay i düğün organizatörü sanıyorsun" Finalde bir yıl sonrasında gene aynı replikleri saydığı ve aynı döngünün başladığı sahne.

Sonuç; sıradanlığı aşamıyor

18 aralık salı gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0408839/

16 Aralık 2007 Pazar

Hot Rod (2007)

** Smack destiny in the face **

Konusu şöyle; şöhreti kendinden menkul dublör Rod Kimble nefret ettiği üvey babasından intikam almak için hastalıktan ölmesine izin vermek istemez ve onu kurtarmak için 15 otobüsün üzerinden atlayacağı bir gösteri düzenler.

Ne anladım; bu filmin aklıma getirdikleri Napoleon Dynamite, Man on the moon, Sasha Baron (Ali G.), Nacho Libre. Bu film ve karakterler de kendi dünyalarında yaşayan ve normal dünya diye kabul ettiğimiz aleme teğet yaşayanları konu alıyor. Rod Kimble'da kendi hedefini belirleyip inatla ona doğru ilerleyen karakter hikayesini taşıyor. Filmin orijinal olmak ya da başyapıt olmak gibi bir kaygısı da yok zaten. MTV filmleri tadında.

Aklımda kaldı; kartal ruhu, tilki ruhu ve sonunda tüm hayvanlar aleminin ruhu. Okulda izlettiği kendi hakkıdaki belgesel.

Sonuç; deli saçması sevenlere

16 aralık pazar gecesi

http://www.imdb.com/title/tt0787475/

Hyteria: The Def Leppard Story (2001)

*** Bahtsız bedeviler grubu ***

Konusu şöyle; 80'lerin büyük rock gruplarından Def Leppard'ın kurulmasından en bomba albümü Hysteria'ya kadar trajedi dolu hikayeleri.

Ne anladım; tek kollu davulcuları ile kafa karıştıran efsanevi grubun müzikleriyle bezeli canlandırma belgesel tadında bir film. Prodüksiyon bütçesinin çok düşük olduğu efektlerden anlaşılıyor zaten tv için yapılmış. Grubu canlandıranlar elemanlara benziyor, müzikler güzel. Kaza hikayesi ile başlayıp geriye, grubun kuruluş günlerine dönüyor ardından dümdüz devam ederek Michael Jackson'a kafa tuttukları Hysteria albümüne kadar geliyor. İyi niyetli bir çaba.

Aklımda kaldı; rock of ages. Kaza sahnesi. Gitarist olarak seçmeye katılıp solist olarak kabul edildiği sahne.

Sonuç; grubu sevdiğim için bayılarak izledim

15 aralık ctesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0280754/

Hairspray (2007)

**** Meselesi olan bir müzikal ****

Konusu şöyle; dans tutkunu Tracy Turnblad hiç kaçırmadığı televizyon dans programının kadrosuna girme şansı bulur. Çevresinde yanlış gördüğü şeyleri de değiştirmeye çalışır.

Ne anladım; 1960'larda zencilerin beyazlarla beraber dans edemediği ve haftada bir gün özel programla televizyona çıkabildiği, dansçıların zayıflık ve güzelliğe göre belirlendiği bir dönemde hayli kilolu bir genç kızın önce kendisini yeteneğiyle bu programa kabul ettirmesi ardından tüm toplumun desteği ile formatı değiştirmesinin hikayesinin yeniden çevrimi. Filmin ağır topu Tracy'nin annesi rolündeki John Travolta. Başta çok acaip geliyor ama sonrasında alışılıyor. Geçen sene Dreamgirls'ün başrol oyuncusunun yakaladığı başarıyı bu sefer de Tracy rolündeki Nikki Blonsky yakalamış, sevimli ve başarılı. Çok hızlı başlayan film temposunu iyi ayarlıyor.

Aklımda kaldı; müzikler ve gösteriler genelde iyi. Girişteki Goodmorning Baltimore sekansı. Müebbet cezalı zenciler. Michelle Pfeiffer kötülüğün temsilcisi.

Sonuç; müzikal sevenlere

15 aralık ctesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0427327/

15 Aralık 2007 Cumartesi

License To Wed (2007)

** Robin Williams'dan bir dip daha **

Konusu şöyle; Ben Sadie'ye evlilik teklif eder. Kızın hayali evlerinin olduğu yerdeki kilisede evlenmektir. Orada evlenmeye izin verilmesinin şartı ise Rahip Frank'ın (Robin Williams) evlilik öncesi kursunu başarıyla bitirmektir.

Ne anladım; genellikle tv dizilerine (the office) iş yapan Ken Kwapis'ten televizyon kalitesinde bir film. Evlilik güllük gülistanlık bir hadise değildir, sorunlar da yaşanır diyip sonunda lafı "ama tek yol evliliktir"e getiriyor gene. Senaryo aşırı yavan, Robin Williams sahneye atılmış ama filmde bir fragmanı dolduracak bile ilgi çekici sahne yok. Örneğin Rahip'in Sadie'ye ilgisi varmış gibi bir ima yapılıyor ama hiç bir şey olmuyor. Et bebekler çok komik bir gag olacak diye bekliyoruz ondan da birşey çıkmıyor.

Aklımda kaldı; evlilik yemini yerine çizilen ve farklı şekillerde görünen ateş çemberinden geçen kamyon. Et bebekler.

Sonuç; olmamış bu kafayla da olması mümkün değil zaten

14 aralık gecesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0762114/

Rescue Dawn (2006)

*** Laos'ta kamp ***

Konusu şöyle; Teğmen Dieter Dengler (Christian Bale) 1965 yılında Vietnam savaşının öncesinde Laos'da ilk gizli görev uçuşuna çıktığında düşürülür ve esir düşer.

Ne anladım; Herzog'un ne yapmaya çalıştığını anlamadım öncelikle. Sonuçta elde gerçek bir öyküden uyarlanmış bir adamın esir düşmesi ve o süreçte yaşadıkları var. Sonuçta adamın anılarından yararlanıldığı biliniyorsa finalde kurtulduğunu da söylemenin bir sakıncası yok. Ama örneğin bu adamın bütün bu serüven sonunda birliğine geri dönüp hiç bir değişim göstermemesi ve tüm hikayenin insanın mücadelesine dönüşmesi hoşuma gitmedi. Oyunculuklar gayet özverili, üç oyuncu da (Steve Zahn ve Jeremy Davies'i de katıyorum) rolleri için gene ciddi kilo vermişler, Bale solucanları ve yılanları susuz götürüyor ama sonuçta anlatılan pek bir şey yok.

Aklımda kaldı; girişteki müzik eşliğinde köy bombalama sahnesi. Oyuncuların yukarıda da bahsettiğim performansları.

Sonuç; hayalkırıklığı

14 aralık cuma gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0462504/trivia

13 Aralık 2007 Perşembe

Superbad (2007)

*** süper de diil kötü de ***

Konusu şöyle; Seth ve Evan lise son sınıftan iki kankadır. Bir partiye hoşlandıkları kızlar tarafından davet edilirler. Arkadaşları içki almalarını sağlayacak bir sahte kimlik edinince de partiye içki götürme görevini üstlenirler ama işler çok yolunda gitmez.

Ne anladım; 40 year old virgin ve Knocked up filmlerinin yaratıcılarından fazla ara vermeden yeni bir film. Ana akım komedilerin aksine sevimli olmaya çalışmayan, dümdüz sokak ağzıyla küfürlerin sıralandığı ve çok gerçekçi karakterler ve olaylarla bezeli gençlik komedisi. Ne sevilebilir ve ilgi çekici karakterler içeren ne de çok komik olabilen sahneleriyle pek başarılı bulmadım. Bütün ergenlik sorunlarının arkaplanına iki erkek karakterin birbirlerinden ayrılma travmasını yerleştirip doğru açılımlarda bulunuyor ve bu tür filmlerin bomba kızları yerine gerçekçi karakterleri yerleştirmesi olumlu yanları. Amerikan Pastası tadında.

Aklımda kaldı; filmin içindeki ve özellikle finaldeki penis çizimleri.

Sonuç; boş değil

10 aralık pazar gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0829482/

Futurama: Bender's Big Score (2007)

*** ilovebender ***

Konusu şöyle; Planet Express kötü uzaylıların eline düşer ve Bender onların elinde çok güçlü bir silaha dönüşür.

Ne anladım; Simpsons'ın yaratıcısı Matt Groening'in bir başka animasyon dizisi olan Futurama birkaç yıl önce yayından kalkmıştı ancak bu ve önümüzdeki senelerde toplam 4 adet uzun metraj filmle hayata dönüyor. Hayranlarının yoğun çabaları ile oluşan bu projenin ilk filmi Bender's Big Score. Dizi versiyonunu çok sevdiğim halde filme pek ısınamadım. Uçuk mizahına diziyi bilmeden adapte olmak zaten mümkün değil.

Aklımda kaldı; tabiki bender.

Sonuç; diziyi sevenlere.

6 aralık perşembe izledik

http://www.imdb.com/title/tt0471711/

2 Aralık 2007 Pazar

La Môme (2007)

*** Acıların kadını ***

Konusu şöyle; Edith Piaf'ın sıradışı yaşamı. Annesi de bir sokak şarkıcısı olan Edith'de sokakta şarkı söylerken keşfedilir.

Ne anladım; film neredeyse Edith Piaf'ın tüm yaşamından kesitler sunuyor. Piaf'ı oynayan Marion Cotillard her aşamada çok iyi oynuyor, artık Edith Piaf denilince zihinde canlandırılacak figür haline gelmiş.. Geçen senenin Johnny Cash hikayesi Walk The Line'ı hatırlattı. İzlerken müziklere kapılıp geçiyor film ama ardından çok bir şey hatırda kalmıyor.

Aklımda kaldı; finaldeki "Non, je ne regrette rien". Sokakta arkadaşıyla şarkı söyledikleri sahne renkleriyle akılda kalıcı.

Sonuç; fena değil.

2 aralık pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0450188/

The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (2007)

**** Son zamanların en uzun isimli filmi ****

Konusu şöyle; çocukluğundan beri Jesse James'i idolleştiren Robert Ford büyüdüğünde James kardeşlerin çetesine girmeye çalışır. Ancak sonunda Jesse James'i arkasından vuran kişi olarak ünlenir.

Ne anladım; 2000 yılında Chopper'ı yapan Andrew Dominik'in ikinci filmi. Adından da anlaşılabileceği gibi Jesse James efsanesinin fon olarak kullanan, asıl olarak Robert Ford isimli silik bir karakterin yaşadığı psikolojik baskı ve dönüşümlere odaklanan filmin klasik ya da modern bir western olarak tür filmi sayılması çok zor. Bunlar sadece ana karakterin yaşadığı dönem ve kişiler olarak arka fonu oluşturuyor. Film bana Oliver Stone'un Alexander'ını hatırlattı. Brad Pitt ve özellikle Casey Affleck (o acaip sırıtması ile) çok başarılı oynuyorlar özellikle abi rolündeki Sam Rockwell de çok iyi ve yönetmen de tamamen serbest bırakmış oyuncuları. Filmin süresinden de belli. Görüntüler de şahane.

Aklımda kaldı; Robert Ford'un çeteye girmek için başta yaptığı kötü giden iş görüşmesi!

Sonuç; değişik bir deneme diyebiliriz.

2 aralık pazar günü meydan'da gittik

http://www.imdb.com/title/tt0443680/

25 Kasım 2007 Pazar

Speak (2004)

**** Susma, sustukça.. ****

Konusu şöyle; yaz tatilinin ardından liseye geri dönen Melissa bir önceki senenin sonunda sebepsiz yere polisi arayıp bir partinin basılmasına sebep olduğu için tüm okul tarafından dışlanır. Partide bir travma yaşamıştır ve kimseyle konuşmamaya karar vermiştir.

Ne anladım; çevresiyle hiç konuşmamaya karar veren bir gençten yola çıkarak lisede arkadaşlarıyla ve evde ailesiyle bir gencin ilişkilerini derinlemesine inceleyen güzel bir psikodrama. Sonunda ortaya çıkan büyük bir sürpriz değil tahmin edilebilir bir olay ancak Melissa'nın bu durum karşısında tüm toplum tarafından geçirdiği değişimin sorgulanması ve yardım edilmeye çalışılması yerine bunun ergenlik değişimine verilip yüzeyle şekilde eleştirilmesi filmin temel noktası. Genellikle komedilerde izlediğimiz Steve Zahn burada ciddi bir rol sergiliyor ve biraz çılgın ve değişik resim öğretmeni rolünde akılda kalıcı bir oyun çıkarıyor. Tabi Panic Room'un astımlı kızı Kristen Stewart da çok iyi oynuyor başrolde.

Aklımda kaldı; orda da ders saatinde geç kalanı müdür yardımcısına yolluyolar sanırım.

Sonuç; gayet iyi bir tv draması

25 kasım pazar günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0378793/

The Jacket (2005)

**** Deli ceketi ****

Konusu şöyle; 91deki ilk körfez savaşı sırasında Jack Starks (Adrien Brody) kafasından vurulur ve öldü teşhisi konulur. Son anda gözlerini kırpınca doktor tarafından farkedilir. Bir sene sonrasında gene bilinç kaybı problemi ile hastaneye yatırılan Jack üzerinde doktor deneysel bir tedavi uygular. Deli ceketi giydirilip morg bölmesinde birkaç saat bırakılan Jack bu süre içinde zamanda ileriye gidip geleceği yaşamaktadır.

Ne anladım; mantık sınırlarını zorlayan bir alacakaranlık kuşağı hikayesi. Biraz hızlı başlıyor. Jacob's Ladder ile Stephen King karışımı tadında. Adrien Brody ile Keira Knightley ayrı filmlerde oynuyorlarmış gibi, aralarındaki sıcaklık bir türlü kurulmuyor ama ilgi çekici hikaye kabul edilebilir bir döngüye oturuyor.

Aklımda kaldı; finalde ne kadar zamanımız var diye bir soru geliyor üstüne "We have all the time in the world" son jenerikle beraber çalmaya başlıyor, şık bir bitiş.

Sonuç; iyi

25 kasım pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0366627/

24 Kasım 2007 Cumartesi

Equilibrium (2002)

*** ***

Konusu şöyle; insanlık üçüncü dünya savaşını yaşamış ve dördüncüsünü yaşamamak için tüm olumsuzlukların ve savaşların sebebi olarak görülen her tür duyguyu yok eden bir ilaçla yaşayan ve hissetmenin ölümle cezalandırıldığı bir topluma dönüşmüştür. Bu toplumu ayakta tutan en önemli unsur olan rahiplerden biri takım arkadaşını öldürmek zorunda kalır. Yaşadığı travmanın etkisiyle ilaçlarını kullanmayı bırakmaya karar verir ve yavaş yavaş sınırı geçmeye başlar.

Ne anladım; afişine bakınca sıradan bir aksiyona benzemesine rağmen film bir bilimkurgu. İnsanların hissizleştirilip aynılaştırıldığı bir toplumdaki görevlinin inancını sorgulaması hikayesi ile çok orijinal gelmiyor öykü. Film Fahrenheit 451 ile Matrix kırması hissi veriyor, Cesur Yeni Dünya ve 1984'de akla gelen diğer referanslar. Prison Break'ten tanıdık oyuncular var.

Aklımda kaldı; dövüşen rahipler tiplemesi hep komik geliyor bana. Tepeden gösterilen dövüş sahneleri, çok hızlı hareket eden rahipler pek inandırıcı ve yapılanları insanüstü göstermeyen bir teknikle çekilmiş.

Sonuç; iyi bir keşif

24 kasım ctesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0238380/

The Bourne Ultimatum (2007)

**** Bourne.. Jason Bourne ****

Konusu şöyle; Jason Bourne sonunda ipuçlarını takip ederek hikayenin başladığı noktaya dönüp kendisine ne olduğunu öğrenmeye ve bunları yapanlarla yüzleşmeye yaklaşır

Ne anladım; kim olduğunu arayan Geçmişi Olmayan Ajanımız üçlemenin bu son bölümüyle Sonuç bölümünü tamamlıyor. Baştan düzgün tasarlanmış upuzun bir film gibi olan toplamın bu son filmi çok şık ajanlı, kovalamacalı sahneler ve sıkı politik gerilim içeriyor. İlk iki filmden keyif alanlar bu sonuçla da olayı tamamına erdirecekler, hatta üçünü üstüste izlemek de zevkli olur.

Aklımda kaldı; gazetecinin cebine attığı telefonla yönlendirdiği açılış sahnesi. İkinci filmdeki cooper'lı kovalamaca gibi bunda da motorlu bir sahne var, özellikle kırık kaldırım taşından hopladığı sahne.

Sonuç; çok sevdiydim ben bu seriyi

24 kasım 2007 ctesi günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0440963/

Meet The Robinsons (2007)

*** Keep moving forward ***

Konusu şöyle; bir bebekken annesi tarafından yetimhanenin kapısına bırakılan Lewis minik bir kaşife dönüşür. Tek hedefi insanların tüm düşüncelerini gösteren bir makina icat edip annesinin kendi beynindeki görüntüsünü bulabilmek ve bu yolla annesine ulaşmaktır.

Ne anladım; yüksek bir imdb puanı, iyi eleştiriler görünce merak ettiğim film tam bir Walt Disney filmi. Zamanda yolculuk ve bilimkurgu temalarını olgun bir gözle bakarsak çok fazla hikaye boşluğu içeriyor. Mizah yoğunluğu da düşük olunca çok çekici bir film değil. Çocuklar için ufuk açıcı güzel bir eğlencelik oalbilir.

Aklımda kaldı; ince bıyıklı kötü adam tiplemesi. Edison gibi bir küçük dahinin konu edilmesi.

Sonuç; küçükler için

23 kasım cuma günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0396555/

Living In Oblivion (1995)

**** If at first you don't succeed.. PANIC!! ****

Konusu şöyle; bir film setinde dramatik bir sahnenin çekimi yapılmak üzere tüm ekip bir sabahın 4ünde toplanır.

Ne anladım; Tom DiCillo'nun filmi sinemanın perde arkası hakkında yapılmış en keyifli filmlerden biri. Yarım saatlik üç bölümden oluşan ve üç ayrı sahnenin çekim süreci ve set dinamikleri ile ilgili olabilecek her türlü tersliğin sergilendiği film sette neler oluyor merak edenler için son derece gerçekçi bir belgesel gibi. Yönetmenle tartışıp sahnenin kompozisyonuna müdahele eden yıldız oyuncu (romantik bir sahnede gözbandıyla oynamak kadar ileri de gidiyor) ona senaryosunu okutmak için fırsat kollayan set görevlisi, cool kameraman ve özellikle yönetmen Nick enfes karakterler.

Aklımda kaldı; sadece rüya sahnelerinde iş bulabilen cücenin patlaması. Gözbandı.

Sonuç; şahane film

22 Kasım 2007 perşembe günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0113677/

22 Kasım 2007 Perşembe

Yaşamın Kıyısında (2007)

**** Cengiz, iki çay getir! ****

Konusu şöyle; Almanya'da yaşayan emekli ve dul Ali son yıllarını paylaşmak için, kızına para göndermek için çalışan fahişe Yeter'e yanında yaşamasını teklif eder. Ali'nin oğlu üniversitede profesörlük yapan Nejat, Yeter'i annesinin yerine koyar neredeyse ama ölümüyle sarsılır. Yeter'in kızını bulup yardımcı olmak için Türkiye'ye taşınır.

Ne anladım; Fatih Akın'ın Duvara Karşı'dan sonraki filmi Cannes'da senaryo ödülünü almasıyla dikkat çekmişti. Almanya'da doğup büyüyen oğul, anarşik genç kız ve hippi kızın annesi üç karakterin hayatlarının rotalarını değiştirip bocalamaları ve yeniden doğmaları üzerine kurulu bir değil üç dönüşüm hikayesi Amores Perros ya da 21 Gram tadında anlatılıyor. Ödüllü olmasına rağmen bazı dramatik dönüşlerin yapay durması biraz rahatsız etti ve senaryoyu sorgulattı ama görüntüleri ve başarılı oyunculukları ile bu farkı kolayca kapatıyor. Fatih Akın'ı izlemeye devam

Aklımda kaldı; "fuck the eu yaa!" Afiştekine benzeyen filmin finali etkileyici.

Sonuç; daha ne olsun

21 kasım çarşamba gecesi ataşehir sinemasında izledik

http://www.imdb.com/title/tt0880502/

19 Kasım 2007 Pazartesi

A Dog's Breakfast (2007)

*** Her ailenin (buz)dolabında sakladığı bazı sırlar vardır ***

Konusu şöyle; Mr. Bean tarzı bir karakter olan Patrick kız kardeşinin tatil için yalnız gelmesini beklerken nişanlısını da getirdiğin görünce bir şok yaşar. Aralarını bozmayı başaramayınca öldürmeye karar verir. Ama bu kadar beceriksiz bir adamın bu işi de yüzüne gözüne bulaştırması kaçınılmazdır.

Ne anladım; Kanadalı David Hewlett genelde televizyona iş yapan bir adam. Bu filmi yazıyor yönetiyor ve başrolü oynuyor. Oyun arkadaşı olan kardeşinin değişecek olmasının kabullenemeyen büyüyememiş bir adamın direniş çabaları. Genel havası itibarıyla komik olmayan "Napoleon Dynamite" gibi bağımsız Amerikan komedilerine benziyor ve bir TV filmi havası hakim.

Aklımda kaldı; sürekli sağdan soldan çıkan ceset. Finalde ufka doğru uzun yürüyüş görüntüsü.

Sonuç; çok sevmedim

18 kasım pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0796314/

Guns, Germs and Steel (2005)

**** Neden beyaz adamın bu kadar çok kargosu var ve bizim bu kadar az? ****

Konusu şöyle; Jared Diamond isimli profesör dünyadaki eşitsizliklerin, batılı toplumlar sanayi ve teknolojide bu kadar ilerlerken dünyanın bazı bölgelerinin hala ilkel koşullarda kalmasının sebepleri üzerine ürettiği teoriyi etkileyici biçimde anlatıyor.

Ne anladım; Mezopotamyada gelişen toplumların yiyecek üretmede çevrenin de yardımıyla verimliliklerini arttırmaları bir topluma dönüşüp iş bölümüne yardımcı olurken Patagonya'da yer alan kabileler tüm enerjilerini bu işe ayırmak zorunda kalmışlar ve günümüzde bile hala binlerce yıl önceki şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar. Bunun yanında dönemine göre çok İnka uygarlığının nasıl İspanyol yayılmacılar tarafından on bin kişiye iki yüz kişi gibi bir insan oranına rağmen yok edilebildiği gibi birkaç soruya cevap arayan Diamond bu konudaki meşhur kitabının belgesel versiyonunda üç bölümde teorilerini görsel olarak şekillendiriyor.

Aklımda kaldı; kıtaların coğrafik şekillerinin uygarlığın yayılımı üzerindeki etkileri.

Sonuç; güzel bir fikir cimnastiği

18 kasım pazar günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0475043/

18 Kasım 2007 Pazar

Hostel II (2007)

*** Müşteri her zaman haklıdır ***

Konusu şöyle; yurtdışında okuyan 3 Amerikalı genç kız tatillerini değerlendirmek için bir gezi yaparken tanıdıkları bir modelle karşılaşırlar ve Slovakya'ya gitmeye ikna olurlar. İlk filmden bildiğimiz hostelin yeni kurbanları olacaklardır.

Ne anladım; Tarantino destekli Eli Roth ilk Hostel filmini yaptığında ciddi bir patırtı kopartmıştı. 3 Amerikalı erkeğin, güzel görünen bir avrupa kasabasında cinsel açlıklarını tatmin etmeye çalışırken başka ve zengin insanların öldürme güdülerini karşılayacakları nesneler haline gelmelerini konu alan ilk filmde sadece kurbanlar tarafından hikayeyi dinlemiştik. Onun bıraktığı yerden, kurtulan tek adam ile başlayan hikaye bu sefer karşı cinsten kurbanları alıyor, diğer yandan da organizasyonun nasıl işlediğini ve özellikle müşteri tarafını anlatıyor. Bir korku filminden ziyade, ki zaten korkulacak pek bir sahnesi yok, bir kaç rahatsız edici bölüme sahip, şirketi anlatan bir drama. Sıradışı fikirleri bu sefer orijinal öldürme yöntemleri bulmak yerine şirketin bir çocuğu öldürmesi, ya da kurbanın parası ile karşı tarafa geçme çabası gibi güzel dramatik çözümler bulma yönünde çalışılmış.

Aklımda kaldı; kanda banyo yapmaya çalışan teyze. Penis kesme sahnesi. İlk filmdeki çocuk çetesi gene var, bu sefer futbol oynuyorlar.

Sonuç; bir korku filmi olarak başarısız olduğu için ilginç

17 kasım cumartesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0498353/

16 Kasım 2007 Cuma

Catch And Release (2006)

*** Yakala ve bırak ***

Konusu şöyle; düğünlerine çok az bir zaman kala nişanlısını kaybeden Gray (Jennifer Garner) sevdiği adamın birlikte oldukları süre içerisinde bir ilişki yaşadığını ve hatta bir de çocuğu olduğunu öğrenir.

Ne anladım; Erin Brochovich, 28 days gibi karakter dramalarının senaryolarında imzası bulunan Susannah Grant bu ilk filmini yazıp yönetiyor. Sevdiği birinin ölümünün ardından aslında tanımadığı yönleri olduğunu keşfeden geride kalan eş hikayesinden yola çıkan filmin senaryosu çok başarılı değil. Filmin geneli monoton bir çizgide ilerliyor. Timothy Olymphant romantik komediye pek uygun bir oyuncu değil, filmi pek taşıyamıyor. Sevilebilir karakterlerle bezeli sevimli bir film.

Aklımda kaldı; Kevin Smith değişik bir tipleme çiziyor.

Sonuç; sabun köpüğü dedi Merve

15 kasım perşembe gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0395495/

15 Kasım 2007 Perşembe

Sicko (2007)

**** Eğitimli, sağlıklı ve kendine güvenen bir ulusu yönetmesi zordur ****

Konusu şöyle; Amerikadaki sağlık sektörünün incelenmesi ve diğer ülkelerle karşılaştırılması üzerine bir belgesel.

Ne anladım; Michael Moore bu sefer de hastahaneler, ilaç şirketleri ve sigorta şirketlerinin karlılıktan başka bir şey ilgilenmediği ve bunların insafına terkedilmiş bir toplum olduğunu anlatıyor. Clinton döneminde herkesin faydalanabileceği açılımlar gelmek üzereyken Bush'un gene nasıl siyasi ve ticari çıkarlara göre gücünü kullanarak göstere göstere dünyaya kazık attığını gösteriyor. Her zamanki gibi olayları aşırı dramatize ediyor ve politik açıdan tuttuğu tarafı göstermekten çekinmiyor. Ama hem film eğlenceli hem de söylediklerinin onda biri bile doğruysa bir şeyler öğrenmiş oluyoruz. Kanada, Küba ve avrupada işlerin nasıl yürüdüğünü de biraz görebiliyoruz.

Aklımda kaldı; Michael Moore karşıtı en büyük site sahibinin nasıl sağlık sorununa düştüğünü ve yardım ettiğini anlattığı sahne. Amerikada 100$a alabildiği ilacı Küba'da 5 sente bulunca depresyona giren kadın. İki parmağı arasında tercih yapmaya zorlanan adam.

Sonuç; her zamanki Michael Moore.

13 kasım salı günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0386032/

11 Kasım 2007 Pazar

Singles (1992)

*** I think that, a) you have an act, and that, b) not having an act is your act. ***

Konusu şöyle; Seattle'da sadece bekarların yaşadığı ufak dairelerden oluşan bir apartmanda yaşayan yirmili yaşlarındaki gençlerin Grunge'ın altın çağında yaşama uyum sağlama çabaları.

Ne anladım; daha sonradan Jerry Maguiere ile sivrilen, grunge müziği ile yakından ilgili Cameron Crowe'un ilk filmlerinden. Uzun saçlı Matt Dillon, Bridget Fonda, Jeremy Piven, Bill Pulman gibi belirli bir seviyenin üstündeki oyuncularla dolu, skeçlerden oluşan bir film denilebilir. Arada bölüm isimleri ile ayrılmış epizodlardan oluşan hikaye gökyüzüne yükselip hikayenin geçtiği binayı göstererek bitiyor ki bu ve bunun gibi yüzlerce yer ve benzer kişilikler var diyor. Pearl Jam grup olarak ve Chris Cornell'de rol alıyorlar.

Aklımda kaldı; arabanın müzik sistemi ile camlarının patladığı sahne. Garaj otomatik anahtarının ilişki simgesi olarak kullanılması. Matt Dillon'ın gazetede performansının yerin dibine batırıldığı sahne.

Sonuç; süper değil ama iyi

11 kasım pazar izledik

http://www.imdb.com/title/tt0105415/

10 Kasım 2007 Cumartesi

Atonement (2007)

**** Kefaret ****

Konusu şöyle; yazar olma heveslisi Briony, kardeşinin sevgilisini aslında işlemediği bir suçtan ötürü suçlayınca geri dönülemeyecek bir şekilde her üçünün de hayatı altüst olur.

Ne anladım; geçen sene Pride And Prejudice ile ilgi çeken Joe Wright gene bir roman uyarlaması yapmış. Yönetmenliğini ön plana çeken sahnelerle, örneğin aynı sahneyi iki kez bir yaşayanların bir Briony'nin gözünden izlediğimiz kısımlarla modern bir kurguyu benimsemesi değer katmış ve karakterlerin bakış açılarına odaklanarak eylemlerine dayanak sağlamış. Sadece yazarak kefaret ödenmiş olmuyor ve zararlar telafi edilmiyor ama anlatım itibarıyla çok keyifli bir film çıkmış.

Aklımda kaldı; müziğin bir parçası olarak kullanılan daktilo sesi ve tema müziği. Filmin ortasında yer alan sahildeki devasa sette beş dakikanın üzerinde süren etkileyici plan sekans.

Sonuç; güzel

10 kasım ctesi günü Tepe'de izledik Evren ve Serkan'la beraber.

http://www.imdb.com/title/tt0783233/

9 Kasım 2007 Cuma

The Simpsons Movie (2007)

**** "I will illegally download this movie" çünkü sadece dublajlı gösterime girdi :( ****

Konusu şöyle; tam Springfield halkı elele gerip kasabanın gölünü temizlemiştir ki Homer kolaya kaçıp beslediği domuzun pisliğini göle atarak bir çevre felaketine sebep olur. Kasaba bir fanusla kapatılıp karantinaya alınır.

Ne anladım; 19. sezonu oynayan bir dizinin uzun zamandır yapılacağı söylenen sinema filmi. Bu kadar kullanılmış ve tüketilmiş malzeme nihayetinde bambaşka bir şey yapmak için değil bütün bu başarıyı taçlandırmak için sinemada da görünüyor. Elbette biraz uzatılmış bir Simpson's bölümü havası var. Filmin girişinin 4:3 başlayıp jenerikle beraber sinema formatına genişlemesi çok hoş. Green Day'in tema müziği yorumu da süper olmuş.

Aklımda kaldı; en güldüğüm espriler: "10000 sert 10000 yumuşak görünümlü adam bulun ki sert olanlar daha da sert görünsün. Onları da şöyle dizin, sert yumuşak sert sert yumuşak yumuşak.. Efendim aşırı güçten delirdiniz galiba. Elbette güçsüz bir deli olmak kadar kötüsü olamaz" diyalogu. Homer'ın köpekleri kırbaçladığı sahne. Lisa'nın Al Gore gibi yaptığı çevre konulu sunumu

Sonuç; eksik kalmasın tabii ki

9 kasım akşamı izledik

http://www.imdb.com/title/tt0462538/

2 Kasım 2007 Cuma

I Now Pronounce You Chuck And Larry (2007)

*** meet to nice you ***

Konusu şöyle; iki New York'lu itfaiyeci birlikte yaşayan eşcinsel çiftlere sağlanan haklardan yararlanmak için olmadıkları halde gay gibi davranmaya başlarlar.

Ne anladım; Adam Sandler ile daha önce de Big Daddy, Happy Gilmore filmlerinde beraber çalışan Dennis Dugan bu sefer kadroya King Of Queens'den Kevin James'i de eklemiş. Adam Sandler'ın kafayı taktığı kadın rolünde de Jessica Biel var. Başlığa repliğini yazdığım haricinde komik pek bir sahne yok. Sıradan bir tv skecine benziyor.

Aklımda kaldı; sürekli yuvarlağın önemini ve köşeli şekillere üstünlüğünü anlatan nikah memuru eğlenceliydi. Steve Buscemi ve Richard Chamberlain hatırı sayılır oyuncular.

Sonuç; pek iyi değil

2 kasım cuma akşamı izledik

http://www.imdb.com/title/tt0762107/

1 Kasım 2007 Perşembe

A Mighty Heart (2007)

*** Koyun gibi kesmişler adamı ***

Konusu şöyle; 11 eylülün hemen ardından Pakistan'a giden gazeteci çift Daniel ve Mariane Pearl çalışmalarını bitirip dönmek üzeredir. Son günlerinde Daniel önemli bir şeyh ile görüşme yapmak üzere evden çıkar ve bir daha dönmez.

Ne anladım; kafası kesilerek ibret olsun diye öldürülen gazetecinin karısının olayla ilgili anılarını topladığı kitabından uyarlanan film kaçırılma olayı ve arama çalışmalarına odaklanıyor. Sonu bilinen ve kötü biten bir hikayeyi anlatıyor. Mariane Pearl'ün hem olayla başa çıkmak hem de o sırada hamile olduğu çocuğuna bir belge bırakmak için yazdığını söylediği hikayede Angelina Jolie her zamankinin aksine gayet ölçülü bir oyun oynuyor, fena değil. Filmin sorunu yukarıda bahsettiğim amaçla yapılmış olmasına rağmen büyük bölümünün bir aksiyon gibi kurulmuş olması. Ortadoğudaki yabancı gazeteciler ajan olarak görülür, burada da fazla ileri gidilip masum bir batılı hunharca katledilmiştir gibi bir sonuç çıkardım filmden ki basit geldi. Herşey olup bittikten sonra son on dakikalık süre içerisinde hikayenin odağı kayıyor ve filmi iyice zayıflatıyor. Winterbottom daha iyisini yapabilirdi.

Aklımda kaldı; elbette olay dehşet verici, filmde gönderilen propaganda filmi gösterilemiyor. Büyük kısmı yapılan eylemlerden bahseden, Pearl'ün itirafı gibi düzenlenen sonrasında da kurbanlık gibi kesilmesi ve kellenin görüntüleri eşliğinde arapça yazılardan oluşan kaset batının korkularını tetikleyen ve besleyen etkenlerden.

Sonuç; fena değil.

1 Kasım 2007 perşembe gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0829459/

29 Ekim 2007 Pazartesi

Hoax (2006)

**** Yalançı ****

Konusu şöyle; Clifford Irving yazdığı kitabın basılması için uğraşan aslında iyi ama bir türlü başarıyı yakalayamamış bir yazardır. İyice umutsuz bir duruma düştüğünde hiç kimseyle konuşmayan ama tüm Amerika'nın merak ettiği adam olan Howard Hughes'un otobiyografisini yazmak gibi bir fikir gelir aklına. Sorun şudur ki adam ulaşmak imkansızdır ancak yazılanların yalan olduğunu ispat etmek de aynı derece de imkansızdır.

Ne anladım; yakın geçmişte bir Scorcese filminde biraz yakından tanıma imkanı bulduğumuz Amerikan sineması ve havacılığının paranoyak ismi Howard Hughes'un bir dönem nasıl bir etkisi olduğunu bu sefer Lasse Halström'ün filminde görüyoruz. Burada izlediğimiz bir yazarın bir yalan yaratma ve onu koruma çabası. Catch Me If You Can'deki Abagnale'in hikayesine benziyor ama onun kadar geniş bir dolandırıcılık öyküsü değil karşımızdaki, altı üstü bir kitap yazılmaya çalışıyor ve sonrasında büyük bir skandal çıkıyor. Filmin sonu öyle büyük bir sürpriz içermiyor ve ciddi aksiyon da yok ama Richard Gere'in iyi bir oyuncu olduğunu görüyoruz özellikle ses kaydını dinleyip taklit ettiği sahne hoşuma gitti. Alfred Molina'da çok dengeli ve sevilebilir bir yardımcıyı canlandırıyor. Adamın yaptığı gerçekten yalancılık mı ve kötü bir şey mi yoksa zaten magazin ve yayın dünyası ilgi çekici hikayeler yaratmakla ilgili ve hakkını veriyor mu?

Aklımda kaldı; yayınevi bürosunda Richard Gere'i arkadan gördüğümüz ve itiraf ettiği ama kameranın dönüşü ile aslında duyduğumuzun onun düşünceleri olduğunu gördüğümüz sahne.

Sonuç; hoşuma gitti

29 Ekim pazartesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0462338/

Transformers (2007)

*** Trafoların savaşı ***

Konusu şöyle; uzun yıllar önce Cybertron diye bir gezegende Autobot isimli iyiler ve Decepticon isimli kötüler arasında bir savaş olmuş ve büyük bir güç kaynağı olan kübün peşindeki Decepticon lideri Megatron kutuplarda bu kübün peşinde donup kalmıştır. Şimdi Megatron'un kurtulup, üstüne kübü de ele geçirip alemin başına dert olmasını engellemek için sıradan vatandaş Sam Witwicky (Shia LaBeouf) dünyaya gelen Autobotların kankası olacaktır

Ne anladım; bizden sonraki çocuk kuşaklarının çizgi filmlerinden (ya da ben kaçırdım) garanti bir konuyu sinema filmine çeviren proje. Ciddi bir bütçesi var, yönetmen koltuğunda Michael Bay. Son senelerde; dünya dışından gelenler ve bunların kötü karakterli olmaları soğuk savaş döneminin kafa yapısı ve dünyaya bakışının hortlaması gibi geliyor bana. Burada da askerlik yüceltiliyor, cesaret gibi içi boş kavramlar övülüyor. Teknik açıdan bayağı başarılı, uzun bir Citroen reklamı gibi.

Aklımda kaldı; evin çevresinde beş autobotun aileye görünmeme çabaları. Megan Fox. Leman'da gördüğüm bir karikatür (Transformerın biri imama "ne zaman secdeye eğilmeye çalışsam arabaya dönüşüyorum" diye dert yanıyordu)

Sonuç; sıkıcı

27 ekim cumartesi gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0418279/

Shrek The Third (2007)

**** dada! ****

Konusu şöyle; kral olan kayınpederinin ölmesi ile yeni kral olması gereken Shrek bunun yerine yasal varis Artie'yi okuduğu okuldan geri getirip kral yapmak üzere kadim dostları eşek ve kediyi yanına katar. Bu arada Fiona da tam yola çıkarken hamile olduğunu söyler.

Ne anladım; serinin bu üçüncü filminin fragmanları, bu bölümde Shrek'in baba olduğu ve filmin küçük Shrek hakkında olacağı gibi bir izlenim bırakmıştı bende. Ancak hikaye daha çok Shrek'in bu olayı kabullenme süreci ve bu süre içerisinde bir "ezik" olan Artie karakterinin kendine güvenen biri haline getirilmesi anlatılıyor ve bebeklerle yaşam hikayesi dördüncü bölüme bırakılıyor. Yolculuk ve Shrek'in birisine eskortluk yapması ilk filmin de tüm hikayesinin oluşturduğundan biraz kendini tekrar eden ve kolaycı senaryo dikkati çekiyor. Ama esprilerin ve mizahın kalitesi yüksek. Bir hücreye kapatılmış kadınların kurtarılmayı beklemeyi bırakıp kendi başlarının çaresine baktıkları kısım gibi gene klasik masalları ve onların kalıplarını güzel zorlamalar ve tersyüz etmeler var.

Aklımda kaldı; kafasıyla duvar yıkan kraliçe. Shrek'in bebeğini gördüğü ve kafasını çevirip "dada" dediği kabusu. Eşeğin masum bakış yaparak gardiyanları ikna etmeye çalıştığı sahne. "Live And Let Die", "Immigrant Song"

Sonuç; gayet güzel

26 ekim cuma izledik

http://www.imdb.com/title/tt0413267/

21 Ekim 2007 Pazar

Planet Terror (2007)

*** I'm gonna eat your brains and gain your knowledge ***

Konusu şöyle; biyolojik kimyasal bir silahın yayılması sonucu bir kasaba ve çevresindeki insanlar zombilere dönüşür ve bir grup sıradışı eleman hayatta kalıp onları durdurmaya çalışır.

Ne anladım; Grindhouse project denilen iki film birden yapımın Robert Rodrigues tarafından yönetilen parçası (diğeri Tarantino'nun yönettiği Deathproof'du) Hikaye diğer filmin de geçtiği bölgelerde geçiyor (filmin bir yerinde diğer filmdeki Jungle Julia'nın programının reklamını görüyoruz) Zombi filmleri sıradan filmlerde görülemeyecek uçuk sahnelerin sıralanmasına olanak sağlayan eğlenceli kısımları da barındırıyor. Uyuşturulmuş koluyla arabanın kapısını açmaya çalışan ve bu sırada bileğini kıran kadın, kendi kafasını havaya uçuran çocuk, kavanoz dolusu asker taşağının ortaya saçılması gibi kopuk fikirleri rahatlıkla çekmişler. Tarantino'nun oyunculuğu her zamanki gibi berbat. Filmin bir parçasının kahramanı olan kişi bir sonraki sahnede zombiye dönüşmüş olarak görülebiliyor. Ortada **eksik** bir parça var ve hatta bu izleyemediğimiz parçadan sonra karakterlerde dramatik bazı değişimler bile oluyor. Teknik ve parasal imkanı hayli yüksek olunca yaratıcı bir sinemacının neler üretebileceğini görmek için bile izlenir.

Aklımda kaldı; yerine taramalı tüfek takılan, afişte de yeralan bacak. Sarı, mavi ve kırmızı arkadaşlar (şırıngalar) El Wray denilen halk kahramanı (filmde hikayesi anlatılmıyor ama mühim biri olsa gerek)

Sonuç; zombi filmlerini sevenler için gayet eğlenceli

21 ekim pazar izledik

http://www.imdb.com/title/tt1077258/

Whisper (2007)

*** Fısır fısır ***

Konusu şöyle; hapisten yeni çıkan Max, kız arkadaşı ve iki arkadaşıyla birlikte, hayalindeki işi açabilmek için gereken sermayeyi doğrultmak için zengin bir çocuğu fidye için kaçırır. Ama çocuk bir acayiptir..

Ne anladım; Lost dizisinin Sawyer'ı Josh Holloway ve Prison Break'in Sara'sı Sarah Wayne Callies'in başrolünde oynadığı film bizzat şeytanın yeryüzündeki yansıması olan ve insanları kontrolü altına alıp içlerindeki kötülüğü baskın hale getirip zarar veren çocuk görünümlü kötülük filmi. The Good Son ve Omen gibi filmlerin tadında ve çoğunlukla da Omen'in kopyası yorumlarını hakeden bir görünümde. Çocuğun mimikleri biraz abartılı, sanırım nüansları verememiş o yüzden çok kesme yapılmış bazı sahnelerde. Klişelere çok takılmadığı için sıkıntı vermiyor o açıdan güzel.

Aklımda kaldı; inşaat iskelesinden düşen tornavida.

Sonuç; fena değil

20 ekim cumartesi Şölen ve Tolga ile izledik

http://www.imdb.com/title/tt0435528/

Cellular (2004)

* Kim Basinger emekli olsun *

Konusu şöyle; çocuğunu okula göndermesinin hemen ardından Jessica Martin (Kim Basinger) birkaç adam tarafından (başlarında Jason Statham var) kaçırılır ve bir odaya kapatılır. Adamların odadaki telefonu bir şiddet gösterisi ile parçalamasına rağmen teyzemiz kabloları kullanarak McGywervari yetenek sergileyerek rastgele bir cep telefonunu çaldırmayı başarır. Karşısına çıkan elemanı kendisini kurtarması için ikna etmeye çalışır.

Ne anladım; Phone Booth'u da yumurtlayan senaristin gene telefon takıntılı bir hikayesi. Oyuncu kadrosu çok sağlam (William H. Macy var, Chris Evans fena bir oyuncu değil vs.) ama hepsinin en kötü performansları olarak gösterebilecekleri bir toplama. Tamamen sığ senaryo ve yönetim hatası. Müzik bazı sahnelerde bambaşka modlarda çalıyor, sanki ilk taslakmış gibi duruyor, bir bütünlük yok.

Aklımda kaldı; bu kadar sağlam kadroya rağmen bu kadar dandik film yapmak başarı.

Sonuç; dişimizin kovuğuna gitmedi, tabi sonra bi film daha patlattık

20 ekim ctesi gecesi Şölen ve Tolga ile izledik.

http://www.imdb.com/title/tt0337921/

19 Ekim 2007 Cuma

Ratatouille (2007)

*** Farenin fareden başka dostu yoktur ***

Konusu şöyle; Paris varoşlarında sürüsüyle birlikte yaşayan ama çöpten yemeyi reddeden, aksine büyük bir şef olmak arzusu taşıyan fare Remy yuvasından olunca şehir merkezindeki lüks bir lokantada yeni işe başlayan temizlikçinin yemek yapma hayallerine gizlice yardım etmeye başlar.

Ne anladım; açıkçası animasyon filmleri içindeki kaliteli esprilerden dolayı, çok iyi komediler oldukları zaman seviyorum. Bunun dışında çocuklara iyi mesajlar iletmek amaçlı olmaları, çizim ve bilgisayarlarla son teknolojinin yardımıyla farenin bilmem kaç kılının tek tek farkedilebilen canlandırmaları evet hoş deneyimler olabiliyor ama sadece takdir edip geçebileceğim bir film çıkartabiliyor. Burada da güldüğüm sahne sayısının çok az olması dolayısıyla izlerken sıkıldım biraz. Senaryo da çalakalem geldi, temizlikçi çocuk ile ahçı kız arasında birdenbire bir ilişki başlaması gibi sallanmış dönüşler var. Brad Bird ilk filmi Iron Giant'tan beri aile kavramını genişleten, biraz sosyalist mesajları da filmlerine yediren bu yüzden ismini ciddiye aldığım ama kanımca konuya gereğinden fazla ciddi yaklaşan bir isim. Filmdeki en değerli parça Anton Ego ve onu seslendiren Peter O'Toole.

Aklımda kaldı; Anton Ego'nun yemeği tadıp çocukluğuna döndüğü "rosebud" vari sahne. Bütün filmin farenin dış sesi tarafından anlatılması, ilk göründüğü sahneden pencereden uçarken karenin donduğu ve filmin geri döndüğü anlatım.

Sonuç; izlenir

18 ekim perşembe akşamı izledik

http://www.imdb.com/title/tt0382932/

14 Ekim 2007 Pazar

The Greatest Game Ever Played (2005)

*** Read it, roll it, hole it ***

Konusu şöyle; 1900 lerin başında Harry Vardon (Stephane Dillane) soylu kesimden olmamasına rağmen kendini ispat ederek dünyanın en ünlü golf oyuncusu olur. Yıllar sonra aynı şekilde kendini ispat etmeye çalışan Francis Ouimet (Shia LaBeouf) Amerika açık turnuvasında Amerikalıları yenmesi için gönderilen Vardon'a karşı bir amatör olarak son umut haline gelir.

Ne anladım; oyuncu olarak tanıdığımız Bill Paxton filmiyle üçüncü kez yönetmenliği deniyor. Gerçek bir hikayenin anlatılmasına rağmen iyice çekiştirilip olabildiğince dramatik hale getirilmiş. Seabiscuit'i hatırlatıyor. Golf gibi durağan bir sporu bile gayet dinamik bir kurguyla heyecanlı bir hale getirmeyi başarmış. İyi repliklerle bezeli film, Shia LaBeouf'un ilk büyük rolü ve gayet sevimli. Ayda yılda bir eline sopa alıp dünya şampiyonluğuna oynayan genç hikayesi elbette mantık olarak sırıtıyor ama ne yapalım, gerçek hikayeymiş. Zaten jenerikte Walt Disney adı olunca mantığı nizamiyede bırakmak lazım.

Aklımda kaldı; atışlar sırasında oyuncuların konsantrasyonlarını anlattığı, Vardon'ın sadece deliği gördüğü, Ouimet'in balık gözü ile deliği yaklaştırdığı görüntüler iyi düşünülmüş. Vardon'ın usta bir oyuncu olarak bir rakibini aldattığı, Ouimet'i de aldatmaya çalıştığı sahneler özellikle açıkça anlatılmadan izleyiciye geçebildiği için sinemasal olarak keyifli sahneler.

Sonuç; keyifle izlenebilir

14 ekim pazar izledik

http://www.imdb.com/title/tt0388980/

Evan Almighty (2007)

** 11. emir: Thou shalt dance **

Konusu şöyle; haber sunucusu Evan Baxter (Steve Carrell) senatör seçilir ve ailesiyle birlikte daha büyük bir eve taşınır. Artık memleket meseleleri ile yoğun bir şekilde ilgilenmeye başlayacakken tanrı (Morgan Freeman) tarafından bir gemi inşa etmek ile görevlendirilir. Başta pek ciddiye almaz ama tanrı ısrarcıdır.

Ne anladım; en çok Jim Carrey ile ortaklıkları (Pet Detective, Liar Liar, Bruce Almighty) ile tanıdığımız Tom Shadyac, Almighty serisi haline getirmeye çalıştığı ikinci çalışmasında da bir dini hikayeyi alıp muhafazakar filmlerine devam ediyor. Masum görünen; ailesini ikinci plana atıp işi ve parayı ön plana koyan aile babasının "tanrı" tarafından kendine getirilmesi hikayesi propaganda dozuyla rahatsız edici. Tüm politik yanlışlarına rağmen tutarlı ve kurallarını yerine getiren bir film.

Aklımda kaldı; filmin eğlenceli sahneleri hayvanların göründüğü kısımlar. Son yazılardaki tüm ekipten dans görüntüleri. Sakal kesme sahnesi.

Sonuç; gereksiz ama katlanılabilir

14 ekim pazar izledik

http://www.imdb.com/title/tt0413099/

Beynelmilel (2006)

*** - Ben devrimci oldum - İyi etmişsin ***

Konusu şöyle; 1982 Adıyaman. Sıkıyönetim yılları. "Gevende" adı verilen yerel müzisyenler kendilerince bir kamyonetin kasasında küçük bir pavyon oluşturmaya çalışırken asker tarafından yakalanır. Yakında şehri ziyarete gelecek konsey üyeleri için bir askeri bandoya dönüşmeleri için eğitilmeye başlarlar.

Ne anladım; askeri ortamda çalınabilecek hiç bir parça bilmeyen çalgıcılar, tesadüfen duyduğu, ne olduğunu bilmedikleri , melodisinden dolayı beğendikleri ama aslında komünizmin simgesi olarak görülen enternasyonal marşının alaturka versiyonu ile durumu masumca kurtarmaya çalışırken başlarına olmadık işler açıyorlar. İlk bakışta akla hemen "Selamsız Bandosu" geliyor. Yakın tarihin çok önemli bir konusu üzerine olmasına rağmen yeterince eleştirel olamadığını düşünüyorum. "Eğlenip yaşamaya çalışırken adamların başına gelene bak" gibi hafif bir duygu bırakıyor, oysa senaryonun dramatik dönüşleri daha belirgin olsa izleyiciyi daha derinden yakalayabilirdi. Öyle olması gerekiyor demiyorum ama bunu yapmaya çalışıp başaramamış havası var. Müzik kullanımı da düğün sahnesi haricinde arka planda kalmış. Gene de es geçmemek lazım. Cezmi Baskın'ın ölçülü oyunu hoşuma gitti. Belki de eksiklik olarak gördüklerim BKM'nin damgasıdır, tüm filmlerinde var çünkü.

Aklımda kaldı; sessiz lörke.

Sonuç; önemli bir deneme

12 ekim günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0893507/

12 Ekim 2007 Cuma

Ocean's Thirteen (2007)

** Uğursuz 13 **

Konusu şöyle; Ocean'ın ekibinin baba figürü Reuben'e William Bank (Al Pacino) isimli para babası kazık atar, kalp krizi geçirmesine sebep olur. Ekip Bank'in yeni yaptırdığı otel ve kumarhaneyi hedefe alıp bir kez daha toplanır.

Ne anladım; Soderbergh'in para makinası, ünlüler geçidi serisi devam ediyor. İlk film fena değildi, ikinci film kepazelikti, bu üçüncü film arada bir yerde duruyor. Bir konusu var en azından bu sefer ama örneğin ilk yarım saat Bank ve yapılan otelin güvenliğini anlatmak için Ocean ve Ryan oturup bilgisayar uzmanı rolündeki Eddie Lizzard'a vıdı vıdı konuşuyorlar. Bu seri o havayı vermek üzere yapılmasına rağmen nedense o eski soygun filmlerinin tadını hiç yakalayamıyor. Ekranda gördüklerimin samimiyetine inanamayınca bir bağ kuramıyorum bu seriyle.

Aklımda kaldı; Otel eleştirmeninin odasına yapılan operasyon ve başına gelenler haricinde hiç eğlenceli kısmı yok filmin. Meksika'daki işçileri Zapata'yla gaza getirip direniş sağlamak ve haftalık gelirlerinin düşüklüğünü espri konusu yapmak gibi salakça espriler de sinir bozucu.

Sonuç; iyice zorlama

12 ekim 2007 cuma

http://www.imdb.com/title/tt0496806/

This Sporting Life (1963)

**** Richard Harris mi Marlon Brando mu ****

Konusu şöyle; Frank Machin (Richard Harris) kocasının ölümünden sonra iki çocuğuyla yaşayan ve tamamen içine kapanmış Bayan Hammond'ın yanında kiracı olarak yaşayan ve büyük bir takıma girmeyi en büyük hedefi haline getirmiş bir Rugby oyuncusudur. Hırsı sayesinde bunu da başarır ve hayalini kurduğu hayata ulaşmaya çalışmaktadır.

Ne anladım; 60 ların başından İngiliz sinemasından bir örnek. Spor filmlerinin en iyi örneklerinden biri deniyor. Tam bir spor filmi demek zor. Başlangıçta ve sonlarında sahanın içinden dinamik görüntüler var. Film daha çok sınıfsal farklılıklara değiniyor. Sermayenin sahibi olduğu bir takıma girebilmek için biraz ehlileşmek zorunda olan "vahşi" futbolcunun eğilip bükülme çabaları. Kimi zaman sembolik anlatıma kayan kısımlarıyla Bergman filmi tadı bile bırakıyor. Harris'in fiziksel olarak da Brando'ya benzerliği ilginç.

Aklımda kaldı; Machin'in örümceği duvara yapıştırdığı sahne. Oyununu sergileyebilmek için kendisine pas vermeyen elemanın burnunu kırdığı sahne.

Sonuç; psikolojik spor filmi

11 ekim perşembe bayram arefesi

http://www.imdb.com/title/tt0057578/

8 Ekim 2007 Pazartesi

Surf's Up (2007)

**** Dalgaların kralı ****

Konusu şöyle; yıllar önce kaybolan dünya çapında sörfçü Büyük Z (Jeff Bridges) anısına düzenlenen şampiyonaya katılmaya çalışan Cody Maverick (Shia LaBeauf) yarışma öncesinde 9 yıldır kazanan Tank Evans ile kapışır ve yaralanır. Tedavisinde yardımcı olan Geek ile Büyük Z'nin yaşadığı sahili bulurlar.

Ne anladım; penguenleri konu aldığı için sıklıkla Happy Feet ile karşılaştırılıyor. Filmin büyük çoğunluğu kurmaca bir belgesel havasında çekilmiş. Yarışmaya katılanlardan ailelerine ve hatta civardaki nesnelerle bile ropörtaj yapılmış havasında. Sürekli yürüyen bir kamera eşliğinde sanki turnuvanın kulislerinde dolaşıyoruz havasında, sanırım ilk olarak A Bug's Life'ın son yazılarında bir şaka olan bu röportaj tekniği tüm filmin anlatımı olmuş. Çok güzel ve dinamik başlıyor yarıdan sonra tempoyu kaybediyor. Zaten konusu da bildik olduğundan anlatıma yüklenmek zorunda kalınmış. Su içeren animasyonların revaçta olduğu bir dönemde çoğunlukla büyüklere yönelik espri seviyesi yüksek ve başarılı bir animasyon.

Aklımda kaldı; üzerine basılan deniz kestanesiyle ropörtaja koptum. Jeff Bridges'ın seslendirdiği şarkı. Soundtrack Green Day başta olmak üzere alternatif müziklerden oluşuyor. Sörfün tarihçesini anlattığı kısım. Babasının son resmi :)

Sonuç; guldük eğlendik.

7 ekim pazar izledik

http://www.imdb.com/title/tt0423294/

7 Ekim 2007 Pazar

Goodbye Bafana (2007)

*** Bafana = oğlanlar ***

Konusu şöyle; Güney Afrika'daki özgürlükçü hareketin lideri Nelson Mandela (Dennis Haysbert) hapse atılır, dilini konuşabilen James Gregory (Joseph Fiennes) hızla terfi ederek bu siyasi mahkumun gardiyanı sorumluluğuna getirilir. Devletin amacı bu önemli lideri psikolojik baskı altında tutmak ve James'i bu amaçla kullanmaktır.

Ne anladım; Smilla ve Karlar ile bir dönem ismini duyuran, bir kaç sene önceki Sefiller çevrimi ile de izleme imkanı bulduğumu Bille August bu sefer Mandela'ya yıllarca gardiyanlık yapan Gregory'nin anılarından uyarlanmış bir senaryoyu yönetmiş. Çıkış noktası fena değil, baskıcı rejimlerde de görevlerini yapan gardiyanlar var ve kendilerini yok etmeye çalıştığını düşündükleri düşmana karşı korunuyorlar. Ama hikaye öyle basit seçimler yapıyor ki gülünç duruma düşüyor (yolda dövülen anneyi gören kız bizim onlardan farkımız ne diye sorguluyor, Gregory özgürlük bildirgesini kütüphaneden çalıyor ve 25 yılda ancak okuyabiliyor bir sayfalık belgeyi) Mandela ve düşünceleri hakkında da çok bilgi edinemiyoruz. Sonuçta "doğru yolu bulan bir faşist" hikayesi çıkıyor ama geçen senenin "Başkalarının Hayatı" ile konuları benzeşmesine rağmen o kadar derinliğe erişemiyor

Aklımda kaldı; çubuklarla güreş tuttukları sahne. Mandela'nın serbest bırakıldığı sahne.

Sonuç; fena değil

7 ekim pazar evde izledik


http://www.imdb.com/title/tt0438859/

They Shoot Horses, Don't They (1969)

***** Yowza! Yowza! Yowza! *****

Konusu şöyle; 1930'larda Amerika'daki büyük depresyon yıllarında, ekonominin durgun olduğu, işsizliğin had safhada olduğu yıllardayız. Aç insanlar sırf arada verilen yemeklerden faydalanmak için en uzun süre kim dans edecek yarışmalarına katılıyor. Güneşi izlemekten başka derdi olmayan Michael Sarrazin (Robert Syverton) tesadüfen eşi yarışmaya katılamayan Gloria Beatty (Jane Fonda)ye eş olarak yarışmaya girer ve 1200 saatin üzerinde sürecek maraton başlar (50 günden fazla)

Ne anladım; köşe yazarlarının sıklıkla yazıp hava attıkları filmi sonunda izledim. Varoluşçu romanların başkişilerini andıran Sarrazin (özellikle Camus'un Mersault'unu) son derece kırılgan ve edilgen görünen bir kişilik. Güçlü kadın karakter rolünde Jane Fonda tanındığı personasının temellerinden birini bu rolle atıyor. Organizatör Rocky rolünde Gig Young'da unutulmaması gereken bir oyun sergiliyor. Klasik bir yarışmayı kim kazanacak acaba üzerine kurulu film değil de özellikle finaliyle bambaşka bir dönem portresine dönüşmesi filme tarihsel açıdan da çok değer katıyor.

Aklımda kaldı; ikinci zamana karşı yarıştaki yavaş çekimleri içeren enfes kurgu. Canla başla yarışan hamile kadın. Bir avuç sent için insanların yaptıkları.

Sonuç; depresif filmlerin zirvelerinden

6 ekim ctesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0065088/

2 Ekim 2007 Salı

Alpha Dog (2006)

*** He's So Lovely ***

Konusu şöyle; gerçek olaylardan uyarlanmış filmde FBI'ın arananlar listesinin en genç üyesi olan Johnny Truelove kendisine borcu olan bir satıcı borcunu ödemeyince onunla kapışır. Sonrasında tesadüfen karşılaştığı kardeşini kaçırarak gözdağı vermek ister ama serbest bırakması durumunda başının iyice derde gireceğini farkeder ve işler karışır.

Ne anladım; genç uyuşturucu satıcıları ve sokak çetelerinin içinde geçen, dili sert bir film. İlk yarım saatinde karakterleri ve aralarındaki ilişkileri vermeye çalışıyor, bu kısımlarda biraz zorlanıyor. Ama sonrasında toparlanıp kardeşin başına ne geleceğine ilgiyi çekiyor. Beğendiğim "She's So Lovely"nin yönetmeni Nick Cassavetes filmin başında çalışan ve oynayanların çocukluklarında çekilmiş videolarını bir gösteriyor. Doğduğunda herkes ne kadar aynı ama yıllar neler götürüyor mu demek istiyor ne.

Aklımda kaldı; Sharon Stone felaket kötü oynuyor. Truelove karakteri bu tür işleri becermek için biraz tıfıl ve sevimli görünüyor ama hikaye gerçek olaylara dayalı olunca diyecek bir şey yok.

Sonuç; fena değil

2 ekim salı gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0426883/