Arama

politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2009 Pazartesi

State Of Play (2009)

**** List of who eats free at Ben's - Bill Cosby - No one else ****

Konusu şöyle; yolsuzluklarla mücadele eden kongre üyesi Stephen Collins'in (Ben Affleck) yanında çalışan bir kız ölü bulunur. Olayın araştırmasında polisin yanında Stephen'ın okuldan arkadaşı Cal (Russell Crowe) da yer alır. Araştırmada Stephen'ın kızla ilişkisi ortaya çıkar ve karısı ile de arası bozulur.

Ne anladım; Tony Gilroy'un elinden çıkan senaryoyu sinemaya uyarlayan Last King Of Scotland ile bildiğimiz Kevin Macdonald. Aynı senaristten çıkan Michael Clayton gibi sağlam bir politik gerilim çıkmış gene ortaya, Robert Redford'lu Sydney Pollack'lı dönemin tadını hissettiriyor. Rachel McAdams'ın karakteri hırslı yeni gazeteci eski blog yazarı, sert patron Helen Mirren, aldatılan eş Robin Wright Penn ile kadın karakter ve oyuncular kontenjandan değil sağlam altyapılarla katılıyorlar gösteriye. Kara filmlerin en gözde işyeri olan gazete binası
dijital devrimin baskısı altında belki de son heybetli duruşunu sergiliyor. Russell Crowe'un tombul yanaklı, hırpani, ağlanacak omuz Cal karakteri de özdeşleşilebilecek bir havalı adam.
Aklımda kaldı; gazete mekanı.

Sonuç; iyi

8 kasım günü izledik

3 Mayıs 2009 Pazar

Der Baader Meinhof Komplex (2008)

*** RAF tarihçesi ***

Konusu şöyle; 1960'ların sonlarında Ulrike Meinhof'un (Martina Gedeck) yazılarıyla düşünsel zeminini, Andreas Baader'ın (Moritz Bleibtreu) aksiyon beynini oluşturduğu, Amerikan hegemonyası ve kapitalizmin sömürüsüne karşı bir terör örgütü olan RAF(Kızılordu Fraksiyonu)'un öyküsü.

Ne anladım; Uli Edel'den yargılanması süreci örgütün varlığından daha uzun süren liderlerin yaşamlarına bir bakış. Janis Joplin'le başlayıp Bob Dylan ile biten, ülkeden ülkeye atlayan, son derece başarılı ve inandırıcı bir dönem portresi çizen film karakterleri ve dialogları yeterince işlemeyişiyle 150 dakikalık süresine yaraşır bir bilgilendirme yapamıyor. Baader hiç bir karşılıklı konuşmaya yanaşmayan, egomanyak, şımarık bir yeniyetme gibi resmedilirken Meinhof kendisini yazı ile ifade etmeye çalışan pasif, örgüt içerisinde bile fazla kabul görmeyen depresif bir kadın şeklinde canlandırılıyor. Nurgül Yeşilçay'ın ağzına yakışacak vasatlıkta kitabi monologların yapaylığı da sıkıntı verici. Ancak Almanya bağlamından çıkıp dünyada neler olup bittiğine dair fikir verici başarılı noktaları var. İlk yarım saatte bir dönem Amerikanın yayılması ve ezici politikalarının dünyada nasıl tepki topladığını ve insanların daha radikal protestoları yapabildikleri bir dönemin de yeryüzünde yaşandığını belgelemesi ile insanı yalancıktan da olsa umutlandırıyor. Bugün artık o direniş avrupa ülkelerinde toptan sindirilmiş durumda, bu devasa oyuna karşı çıkanlarsa ortadoğunun insan haklarından bihaber toplumlarında her yöne tahribat saçan meczuplardan ibaret. Masum insanlara kolay hedef oldukları için rahatça yönelen bu anlayışın ilginç bir prototipinin hikayesi olarak ilginç bir politik sinema filmi ancak süresi derinliğini kaldırmıyor.

Aklımda kaldı; İran şahının ülkeyi ziyaretindeki protesto gösterileri sonrasında çıkan olayların canlandırması başarılı. Sokak arasında Baader'ın panzerle kıstırıldığı sahne. Sokakta suikast sahnesi.

Sonuç; idare eder.

3 mayıs günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0765432/

31 Ocak 2009 Cumartesi

Valkyrie (2008)

*** Walküre ***

Konusu şöyle; Hitler'in hem Almanya'yı soktuğu durumdan hem de ordu içerisindeki yapılandırmasından hoşnut olmayan ciddi bir subay güruhu suikast planları düzenlerler ve hepsi başarısız olur. Bir çarpışmada tek gözü ve parmaklarının çoğunu kaybeden Albay Stauffenberg Hitler'in karargahı Kurt İni'ne bir bombayla girip Hitler'i yok etme ve olağanüstü durumlar için bekleyen yedek orduyu darbe için kullanma planını uygulamak için yetkilendirilir.

Ne anladım; hastası olduğumuz filmlerden Olağan Şüpheliler'in yönetmeni Bryan Singer ve yazarı Christopher McQuarrie'i bir araya getiren bir savaş draması. Her ne kadar erdemleri olsa da bir Ron Howard filminden beklenebilecek klişe ve manipülasyonları barındırması ile (ki hemen öncesinde ona ait Frost/Nixon'da bu önyargımı kıracak kadar değişik ve iyi bir iş çıkarmış) bu ekip için bir hayal kırıklığı. Herşeyden önce herşeyiyle Alman bir hikayenin Hollywood tarafından ve İngilizce çekilmesine itirazlarında haklılar, ancak Tom Cruise karakteri herşeyiyle başarıyla taşımış ve karşıt önyargılara bir dur demek lazım. Gene Stauffenberg'in çocukları ve karısıyla ilgili dramatik unsurların çok standart bir şablondan sürükle bırak ile senaryoya eklendiği hissi, filmin genelinde tüm o usta oyuncuların yer aldığı sahnelerdeki yapaylık hissi filmin havasını zedeliyor. Ancak Tom Wilkinson'ın Fromm karakterini ayrı tutmak lazım, o iyi bir iş çıkartmış. Bir de o dönemdeki tüm Almanlar kötü değildi savunması iyi hoş da sonuçta oy vererek seçimle bir manyağa politik güç sağlamanın o gün de mazereti olmamalı bugün de. Filmi izlemeye değer kılan noktalarına örnek ise; çok net bir kötü adam sunmaması. Evet Hitler çok güzel abartılabilecek bir canavar olarak kullanılabilirdi ancak film buna tenezzül etmiyor, Stauffenberg'i de idealize etmeden olayların merkezine yerleştirmeyi başarıyor. Özellikle Hitler'in patlamadan kurtulabilmesini sağlayan etkenleri de içeren eylem sahnelerinde ve sonrasında gerilimi iyi aktaran anlatı en çok da tarihin akışının bazen nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğunu göstermesi ile akılda kalıyor. Kişisel hırsların yanısıra hava sıcak diye toplantı mekanı değiştirmek, yerdeki yamuk duran çantayı birkaç santim yana çekmek binlerce başka insanın yaşamına mal olabiliyormuş.

Aklımda kaldı; Stauffenberg'in patlama sonrasında kumun üzerinde yayılan kanı. Girişte Branagh'ın canlandırdığı General'in bombayı önce içeri sonra dışarı çıkartma çabası. Eddie Izzard iletişim subayı rolünde. Goebbels'in ağzında kapsül elde telefonla yedek ordu subayını içeren sahnesi.

Sonuç; izlenir.

31 ocak cumartesi.

http://www.imdb.com/title/tt0985699/

Frost/Nixon (2008)

***** I'm saying that when the President does it, that means it's *not* illegal! *****

Konusu şöyle; 1974 yılında patlayan Watergate skandalı sonrasında Amerikan Başkanlığından istifa etmek zorunda kalan kurt politikacı Nixon (Frank Langella) bir nevi inzivaya çekilir. Üç yıl sonrasında televizyonun sansasyonel ancak tamamen magazine sırtını dayamış ünlü sunucusu Frost (Michael Sheen) asıl sahne olarak gördüğü Amerikan basınına girebilmek için ciddi bir rating bombası olarak Nixon ile bir dizi röportaj yapmanın peşine düşer. Nixon için ise bu gösteri rahatlıkla kendini aklayıp yeniden politika sahnesine dönüşün bileti olacaktır.

Ne anladım; Queen'de izlediğimiz aktör Michael Sheen ve senarist Peter Morgan aynı görevlerle gene bir yakın dönem politik dramasını canlandırıyorlar. Baş suçlunun yargı önüne çıkarılamaması ile Amerikan toplumunun hesaplaşmasını medya yoluyla sağlamak gibi bir görevi üstlenen bir televizyon tartışması onbir raundluk bir boks maçına hazırlık, maçın kendisi ve son yumruklar şeklinde bir çatı çerçevesinde yazılmış. Ron Howard gibi bir türlü ısınamadığım bir yönetmenin elinden çıkan bu başyapıtın dinamik yapısı iki oturan adamın muhabbeti gibi sıkıntı verebilecek bir konuyu soluksuz izletiyor. Langella müthiş bir portre çizerken senaryonun yardımıyla da sürekli konuşup laf ebeliği yapan, tam kaydın başlayacağı anda bir cümleyi zıpkın gibi saplayıp rakibini abandone eden, muhafazakar ve önyargılı yaşlı bir kurt politikacıyı zihinlere kazıyor. Buna karşılık Sheen neredeyse azı dişlerini göstererek gülümseyen, politikayla çok alakası olmasa da televizyon için doğmuş olduğuna ikna ettiği Frost kişiliğini çok güzel taşıyarak dengeyi kuruyor. E filmde bir de Kevin Bacon var, daha ne olsun?

Aklımda kaldı; Nixon'ın sonrasında bir anını bile hatırlamadığı son röportaj öncesinde gece yaptığı arama. İtalyan ayakkabılar. Nixon'ın parayı duyunca dikilen kulakları. İtirafın yakın çekimi.

Sonuç; leziz

31 ocak cumartesi nautilus de izledik. Diğerlerinden tecrit edilmiş 6 no.lu salonda az sayıda aklıselim sahibi sinema izleyicisiyle.

http://www.imdb.com/title/tt0870111/

30 Kasım 2008 Pazar

El Lobo (2004)

**** You can use all of your bullets except for this one. This one... is for Lobo ****

Konusu şöyle; Bask'lı işçi Txema (Eduardo Noriega) ayrılıkçı ETA örgütünün etkin elemanları ile yanyana yaşamasına rağmen şiddet dolu yöntemlerini içten içe desteklememektedir. İspanyol polisi iki taraflı çalışması ya da hapiste çürüyeceği teklifini sununca mecburen kabul eder ancak Lobo kod adıyla örgüt içinde yükselirken hem ailesinden kopacak hem de idealist hayallerinin yok olmasını çaresizce izleyecektir.

Ne anladım; Miguel Courtois'in yönettiği film ilk çağrışımda Spielberg'in Munich'ini anımsatıyor. Franco rejiminin son yıllarında hükümet tarafından kullanılan ama her an gözden çıkarılabilen derin devlet maşası Lobo sıradan bir adamın üzerinden önce ETA örgütünün politik çözüm mü teröre dayalı kargaşa mı çatışmalarını anlatıyor. Asıl vurucu noktası ise devletin bu örgütün kökünü kazıma ve olayları çözüme ulaştırma şansını yakaladığında kendi varlık sebebini olumlayan bu ölümlerin devam etmesinden yana aldığı tavrı göstermesi. 70'lerden sağlam birkaç şarkının yer aldığı müzikleri de çok şık. Ana karakterin azılı bir ETA militanına çok hızlı dönüşmesine rağmen senaryoda bundan başka rahatsızlık veren bir yer yok. "Kurt"un teşkilatı çökerten tek kişilik ordudan ziyade gerçekçi bir şekilde hem hükümeti tarafından hem de halkı tarafından terk edilen bir kişi olarak sunulması da filmin gerçek hikayenin ağırlığını kaldırmasını sağlamış. Terörün ve derin devletin olduğu her yerde geçerli olabilecek bir konu.

Aklımda kaldı; kurdun deparı. İsim yazılı kurşun.

Sonuç; gayet iyi

29 kasım cumartesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0385842/

10 Ekim 2008 Cuma

The Package (1989)

*** Soğuk komplolar ***

Konusu şöyle; Nükleer silahlanma yarışını sona erdirmek için iki süper güç soğuk savaşın son günlerinde anlaşma sağlamak üzeredir. Her iki ülkenin askeriyesinde de bu durumdan rahatsız olan komutanlar vardır. Johnny Gallagher (Gene Hackman) toplantının ardından bir komutana yapılan saldırıda gereken korumayı sağlayamaz, paket olarak tanımlanan bir adamı (Tommy Lee Jones) Amerika'ya götürmek gibi içi boş bir göreve verilir.

Ne anladım; Norris ve Seagal'ın etkafa aksiyonlarının yönetmeni Andrew Davis'ten iki baba oyunculu politik gerilim filmi. Çok sıkı bir başlangıcı var, Midnight Run gibi bir yöne giden hikaye Washington havaalanındaki sahnede tamamen farklı bir yola sapıyor, karmaşıklaşıyor. Hikayede Gallagher'ın yakınında durmamıza rağmen izleyiciyi karakterinden daha farklı bilgilendirerek hikayeye daha çok dahil ediyor. Çekildiği tarihlerde Berlin duvarının yıkılması bir dönemin sona ermesi çekimler bitmeden içerdiği olayların güncelliğini yitirmesine yol açmış. Sonlara doğru günümüzden bakınca benzerlerini çok gördüğümüz finallerden birine girmesi ilginçliğini yitirmesine yol açıyor ama artık giderek daha seyrek çekilen bir tür olarak sevenleri tatmin edecek nitelikte.

Aklımda kaldı; finalde arabanın arka koltuğuna dönen şoförün iki kurşunu bütün bu komplonun daha devasa bir olayın küçük bir parçası olduğunu hissettirmesiyle çarpıcı. Artık çekilen bu tür filmlerde mesela kadın mutfağında öldürülürken gösterilmiyor, bu sebepten de numunelik sahneler var.

Sonuç; gayet ilginç

9 ekim perşembe izledim

http://www.imdb.com/title/tt0098051/

28 Nisan 2008 Pazartesi

Charlie Wilson's War (2007)

**** Charlie did it ****

Konusu şöyle; alkol, uyuşturucu ve kadınlarla arası hiç de fena olmayan Teksas milletvekili Charlie Wilson (Tom Hanks) soğuk savaş döneminde Afganistan'ın Rusya'ya karşı direnişinde, bir köşeye atılmış ajan Gust (Philip Seymour Hoffman) ve Teksas'ın en zengin kadınlarından Joanna Herring (Julia Roberts) ile birlikte destek olur. Bu inanılmaz öykü komünizmin yıkılmasını sağlarken günümüzdeki dünyanın belirlenmesindeki en etkin hareketlerden birinin hikayesi.

Ne anladım; şimdiye kadar pek politikaya bulaşmayan usta sinemacı Mike Nichols, Arron Sorkin'in üstün senaryosuyla belgesel değerinde ama sevimli dille anlatılmış bir komedi çıkarıyor. Dünya tarihini değiştirebilecek olayların bir avuç insan tarafından nasıl olabileceğini hatta olduğunu anlatan film, çok karışık hikayeyi uygun noktalardan alarak temiz, zeki ve komik bir senaryoyla iletiyor. Sonuçta Amerika'nın neden herşeye maydanoz olduğunu sorgulamıyor ama en azından doğru yaptığı işlerde bile yetersiz yöneticiler yüzünden nasıl sonunda çuvalladığını gösteriyor. Tom Hanks Charlie Wilson rolünde gayet inandırıcı bir şekilde çapkın, tasasız ama doğru kartları oynayabilecek politicıyı canlandırıyor. Hoffman bıyıkları ve gözlükleriyle gene bambaşka bir oyun çıkartıyor. Wag The Dog ya da Hunting Party ile aynı kulvarda.

Aklımda kaldı; giriş sahnesinde duasını edip kameraya roketatarı sallayan doğulu animasyonu bütün bu sürecin sonunda yaratılan canavarı temsil ediyor. Gust'ın Wilson'un ofisine ilk geldiği, Wilson'ın bir yandan kendisine açılan dava bir yandan Afganistan konusuyla ilgilendiği volvil tadında sahne. Final repliği: "Bunlar gerçekten oldu. Muhteşemdi ve dünyayı değiştirdi... sonrasını yüzümüze gözümüze bulaştırdık"

Sonuç; gayet güzel

27 nisan pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0472062/

17 Şubat 2008 Pazar

The Contender (2000)

**** İkimiz de silahlarımıza davranıyoruz, fark şu ki benimkiler dolu ****

Konusu şöyle; başkan yardımcısının ölümünün ardından Amerika Başkanı (Jeff Bridges) yeni bir başkan yardımcısı atayacaktır. İlk güçlü aday olan vali nehire düşen bir arabadan bir kadını kurtarmaya çalışarak yarı kahraman olmuştur ancak kadının ölmesi pek avantajına olmaz. İkinci aday ise ilk kadın başkan yardımcısı olmaya aday güçlü senatör Laine Hanson (Joan Allen). Geçmişlerinin araştırıldığı komitede gençlik yıllarında bir grup seks olayına karıştığını öğrenen Cumhuriyetçi Sheldon Runyon (Gary Oldman) bunun üzerine gider.

Ne anladım; eski film eleştirmeni Rod Lurie'nin bu ikinci uzun metrajı politik bir gerilim. Başta çok güçlü bir başkanı oynayan Bridges ve yarattığı Mr. Burns'ü anımsatan Runyon tiplemesi ile Oldman olmak üzere çok sayıda kaliteli oyuncudan iyi performanslar. Demokrat partinin bir seks skandalı ile boğuşması Clinton'ın Monicagate'ine doğrudan gönderme. Finaldeki başkanın nutuğu haricinde çok bayıcı kısmı yok filmin ve gayet ilgi çekici bir politik gerilim olarak işliyor.

Aklımda kaldı; Gary Oldman ile Christian Slater'ın ilk karşılaştıkları sahnede katlar arasında dolaşan, hoplayan zıplayan nefes kesici plan sekans (sahne değil çekimi nefes kesici) Başkanın bovling salonu.

Sonuç; başarılı

15 şubat cuma gecesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0208874/

4 Şubat 2008 Pazartesi

Rendition (2007)

**** Yargısız infaz ****

Konusu şöyle; bir canlı bomba eyleminin ardından olayla ilgili olabileceğinden kuşkulanılan ortadoğu kökenli bir Amerika'lı CIA tarafından kaçırılır ve Amerika dışında bir gizli merkezde sorgulamaya alınır. Konuşturmak için yapılan işkencenin dozu giderek artarken olayı izleyen gözlemci çıkacak kanıtların güvenirliğinden şüphelenmeye başlar.

Ne anladım; iki sene öncesinde Tsotsi ile yabancı film Oscar adaylığı olan Gavin Hood, bu sefer terör eylemlerine karşı güçlü yanıt verebilmek için kontrol edilemez yetkilerle donatılan sözde güvenlik teşkilatlarının yol açabileceği yanlışlıkları sorguluyor. İnsanları görmeden yöneten mekanik teşkilat başkanı, yakalanan adamın Amerikalı karısı (Reese Witherspoon), intihar bombacısı, onun sevgilisi, polis teşkilatının şefi ve CIA gözlemcisi analist ana karakterleri ile bu hikaye anlatılıyor. Batı kültürü bu din için kendini feda etme manyaklığını anlamaya çalışarak bu türden hikayeleri sıklıkla karşımıza çıkarıyor. O bölgeden bir kendini ifade etme çabası göremeyeceğimize göre en fazla umabileceğimiz bu çıkan filmlerin mümkün olduğunca objektif ve seyir zevki de veren filmler olmasını ummak. Kanımca bu film Kingdom gibi akranlarıyla birlikte bunu becerebilenlerden.

Aklımda kaldı; bombalama sahnesi. Rendition Amerikanın terörizmle bağlantısı olduğundan kuşkulandığı insanların derdest edilip, işkence ile sorgulanacağı bilinen ülkelere gönderilip hiç bir hak tanımadan itiraf alana kadar sorgulanması olayı, tam Bush hükümetine yakışan bir durum. Böylece işkence olayı ile bizim alakamız yok diyebiliyorlar. Canada vatandaşı olan bir Tunuslu Mahir Arar'ın başına buna yakın bir olay gelmiş.

Sonuç; tatmin edici

4 şubat ptesi gecesi izledik

http://imdb.com/title/tt0804522/

21 Ocak 2008 Pazartesi

The Hunting Party (2007)

**** Bu hikayenin sadece en saçma kısımları gerçektir ****

Konusu şöyle; yıllarca birlikte çalışan savaş muhabirleri kameraman Duck (Terence Howard) ile muhabir Simon'ın (Richard Gere) Bosna'da izledikleri bir katliamın ardından Simon'ın canlı yayında kontrolünü kaybetmesi sonucunda yolları ayrılır. Birkaç yıl sonra Simon CIA ve Birleşmiş Milletler dahil hiç kimsenin bulamadığı bir Sırp savaş suçlusunun izini bulur ve Duck'ı kendisi ile birlikte haberi yapmaları için ikna eder.

Ne anladım; Matador'un yönetmeni bu sefer politik komedi denebilecek tarzda bir filme imza atmış. Yakın sularda seyreden No Man's Land'i anımsatan film biraz dağınık yapısıyla daha zayıf kaçıyor. Yalnız bir fars olduğunun en baştan altını çizen film başlığa koyduğum açılış cümlesiyle ciddi bir konuyu uzun bir fıkraymış gibi anlatacağını zaten bildiriyor. Bu yüzden bunu bir zayıflık olarak nitelemek güç. Netice itibarıyla ırkçı katiller ile hakim güçlerin arasındaki karanlık ilişkilerin bu adamların nerede olduklarını üç elinde hiç bir kaynak olmayan adam iki günde bulabilirken işi bu olan güvenlik güçlerinin yaklaşamaması gibi trajikomik sonuçlara yol açtığını anlatıyor.

Aklımda kaldı; sanırım boşnakça çalan "I Fought The Law". Bosna'daki gazeteye verilen ve yalnızca Amerikadan aranabilen bir telefon numarasının verildiği aranıyor ilanı.

Sonuç; beğendim

20 ocak pazar gecesi

http://www.imdb.com/title/tt0455782/