Arama

aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2010 Cumartesi

Avatar (2009)

*** jaksali ***


Konusu şöyle; belden aşağısı tutmayan deniz piyadesi Jake Sully (Sam Worthington) ölen bilimadamı ikiz kardeşinin yerine aynı genlere sahip olduğu için kaynak açısından zengin Pandora gezegenindeki bir göreve katılır. Burada makinaya bağlanarak bir avatar kullanacak ve Navi halkının güvenini kazanarak değerli kaynakları insanlara bırakmaya ikna etmeye çalışacaktır.


Ne anladım; James Cameron'ın yeni bir devrim iddiasındaki filmi. Olumlu yanlarını sıralayayım; değerli kaynakların üzerinde yaşayan halk ve sömürgeci insanların bu mekana göz koyması üzerinden hem savaş ve işgal karıştı hem de insanların para hırsıyla doğaya verdikleri zararları ön plana koyan naif, çevreci ve hiç yoktan iyi olan mesajı, istese izleyicinin aklını alabilecek 3 boyut teknolojisini usturuplu kullanması. Ticari anlamda insanlara sinemada izlemeye mecbur kalacakları bir ürün sunması muhtemelen maliyetini kısa sürede çıkarmasını sağlayacak, ama 3-d olarak izleyemedikten sonra dvd ya da tvde bu film izlenir mi bilmem. Hikaye anlamında değil tabii ama teknik açıdan tıpkı Terminator 2 nin yaptığı gibi kendisinden sonrasını etkileyeceği de kesin. Bunlara rağmen uzun süresi, çok sert başlayıp birden aşırı duygusal bir karaktere dönüşen doktor, son yarım saatte birden dönüşüveren hırslı patron ve iyice kartonlaşan general karakteri ile bunları pek önemsemeyen filme karşı ilgimi kaybettim. Ben Real 3-d ile izledim belki imax daha iyidir bilemem ama on yıl sonrasında gene film izleme alışkanlıklarımızın ciddi şekilde değişeceğinin işaretidir.


Aklımda kaldı; giriş sahnesi - elemanın uyanırken uçuşan hava baloncukları ile yaşadığı şaşkınlık izleyici ile doğrudan bağ kuran güzel bir başlangıç. Jake'in avatarı ilk kullandığında koşturduğu sahne. Toruk Macto.


Sonuç; idare eder.

2 ocak günü izledim


http://www.imdb.com/title/tt0499549/

12 Ekim 2009 Pazartesi

Star Trek (2009)

**** Once you have eliminated the impossible, whatever remains, however improbable, must be the truth ****

Konusu şöyle; doğduğu gün babasını Nero'nun (Eric Bana) başını çektiği bir saldırıda kaybeden James Tiberius Kirk (Chris Pine) babasının arkadaşı yüzbaşı Pike tarafından serseriliği bırakıp pilotluk eğitimi almaya ikna edilir. Sonunda gene Nero'nun ortaya çıktığı gün Kirk, Spock'un (Zachary Quinto) komuta ettiği Enterprise'da kaçak yolcudur.

Ne anladım; TV dünyasının efsanesi J.J. Abrams sinemada da popüler kültürü beslemeye devam ediyor. Standart yapım ve senaryo ekibiyle MI den sonra bu kez de uzay yoluna el atıyor, ve bu sefer yola ilk giren olduğu için temayı alıp yepyeni bir şey yaratmaya soyunuyor. Her bir karakterin gemideki pozisyonlarına nasıl geçtiklerini teker teker görüyoruz, bunun yanında dizi ve film dünyasında pek bir derinliği olmayan bu karton tiplemelerin her birine değişik karakter özellikleri verilerek daha canlı bir mürettebat yaratılmaya çalışılmış. McCoy'un sinirli ama harbi dostluğu, Scotty'nin teknolojik dehası, Chekov'un aksanlı ingilizcesi ile çözümler üretmesi, hepsinin tıfıl hallerinde onlarla özdeşleştirdiğimiz hareketleri ilk kez yapışlarına tanık oluyoruz. Bence çok zekice bir senaryo çözümü olan zamanda yolculuğu da çok iyi kullanan senaryo ve hikayenin en başa gitmesi Star Trek dünyası ile hiç ilgisi olmayan genç izleyicileri de tanıştırma açısından ticari anlamda da başarılı. Casting de iyi, ana karakterlerin yanında özellikle Eric Bana Nero rolünde çok etkili bir ruh hastası.

Aklımda kaldı; Sabotage eşliğinde uçuruma araba süren küçük Kirk. Leonard Nimoy'un çıkması süper. Kirk'ün motorsikletle gemiye geldiği sahne Top Gun'u, buzul gezegene atıldığı sahne Empire Strikes Back'i hatırlattı, acaba bugünün klasik sahnelerini farketmeden izliyor muyuz yoksa artık yok mu öyle şeyler diye de düşündürdü.

Sonuç; iyi.

10 ekim günü projeksiyonla izledim

http://www.imdb.com/title/tt0796366/

30 Eylül 2009 Çarşamba

Surrogates (2009)

*** Plastik Suretler ***

Konusu şöyle; gelecekte insanlar yerine kendilerini temsil eden suretler ortalıkta dolaşır ve onlar adına yaşamlarını sürdürür, insanlar da evlerinden makinalara bağlı olarak onları yönlendirir ve olanları ekrandan izlerler hissetmeleri gerekenleri makinalar aracılığıyla yaşarlar. Ancak bir suretin hem de ona bağlı olan sahibiyle birlikte öldürülmesi üzerine detektif Tom Greer (Bruce Willis) olayı araştırmaya başlar.

Ne anladım; ortalama aksiyon yönetmeni olarak bildiğimiz Jonathan Mostow çıtayı çok da yükseltmediği bir bilimkurgu ile karşımızda. Önce ilk sahnelerde cinayet mahalline Mavi Ay'daki David tipi ve saçları ile gelen bir Bruce Willis i görüyoruz, neyse ki bu suret bir süre sonra bildiğimiz kel Willis'e yerini bırakıyor. Suretlerin göründüğü sahnelerde tam bir bilgisayar efekti ve oyunların estetiği hakim ki bu hikayede bir yandan sağladığı yabancılaşma ile mükemmel bir fikir ama aynı zamanda da yapaylığın verdiği garip bir tat var. Sonuçta bu tarz bence filmi izlemeye değer kılan bir seçim olmuş. Hikayenin gerisi Total Recall'dan Westworld'e bildiğimiz dünyada yaşanan bilimkurgu temasının çeşitlemelerinden biri olmuş. Anafikirin felsefik imkanlarını kullanmayan, Tom'un karısı ile olan dramatik çabaları hariç ortalamadan da pek sapmayan bir çalışma. Ama suretler sayesinde suç oranının düşmüş olması, bütün gün yatan insanların vücudunun sonunda lapa gibi olmaması ya da kendini yok eden sistemin önce insanları sonra suretleri yok ediyor olması açıkları senaryonun mantık bacağını çok dibe batırmış.

Aklımda kaldı; Bruce Willis'in saçları. Girişteki gece klübü sahnesi.

Sonuç; idare eder.

30 eylül günü Trioda gittik yıldönümü kutlaması çerçevesinde

http://www.imdb.com/title/tt0986263/

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Crank: High Voltage (2009)

*** Ölüydü. Biraz iyileşti. ***


Konusu şöyle; Chelios'un (Jason Statham) müthiş dayanıklı kalbi Çin mafyası tarafından çalınır ve yerine elektrikle çalışan bir pompa takılır. Chelios kendi kalbini ararken bir yandan da statik, kinetik, kuru, sulu bulabildiği her yöntemle içindeki kalbi şarj etmek zorundadır.


Ne anladım; Neveldine / Taylor ikilisi ilk filmin devamını da yazıp yönetiyor. Crank'da Chelios'u kesin ölümle sonuçlanacak bir gökten düşüş sırasında bırakmıştık ki eleman zaten ölüyordu. İkinci film aynı noktadan başlıyor. Artık bir süper kahraman mertebesine yükselen Chelios karakteri için bu ikinci macerada kural değişiyor ve hikaye bu elektrikle hayatta kalma trüğünün her şeklini kullanarak gene hızlı bir aksiyon yaratmanın peşinde koşturuyor bizi. Pornografiden de çekinmeyen hikaye süper kahramanlı bir çizgi romanın sinemaya kare kare uyarlanmış hali gibi. İlkinde de fazla B - filmine kayan ve amatör havasını iyice hissettiren ama akla gelebilecek en fantastik durumları da gözler önünde canlandırabilmesiyle bence izlenmeyi hakeden bir deneyim. Tabi akıl,mantık ve terbiye aramamak koşuluyla.


Aklımda kaldı; şişko elemanın kıçına silahı soktuğu sahne. Grevdeki yıldızlar. Hipodrom.


Sonuç; gene çılgın


23 ağustos pazar günü izledim


http://www.imdb.com/title/tt1121931/

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Public Enemies (2009)

**** Bye Bye Blackbird ****

Konusu şöyle; 1930'larda büyük buhran yıllarında hayatını banka soymak olarak tanımlayan John Dillinger (Johnny Depp) bir grup soyguncuya liderlik ederek, ve halkın parasına dokunmayarak bir çeşit görünmezlik zırhı altında hükümeti zorlar. FBI başkanı Hoover Ajan Purvis'i (Christian Bale) Dillinger'ı yakalamakla görevlendirir.

Ne anladım; stilize suç hikayelerinin usta yönetmeni Michael Mann sıkıntılı Miami Vice macerasından sonra başarılı bir filmle dönüyor. Bir biyografik çalışmadan uyarlama olması ve bilindik bir figürün bilinen hikayesi olması gibi kalıplarla sınırlayacak bir zorlama var bu kez üzerinde yönetmenin. Tabii ki en büyük koz bu kanunsuzu canlandıran Depp. O dönemdeki Hollywood gangster filmlerinden beslendiğini gördüğümüz karakterin gerçek hayatına o romantik etkilenimleri yansıtamayıp sonuçta çıkan asosyal, diktatör, tutkulu adamı özgün bir sunum. Dönemi titizlikle canlandıran Mann, hem suçun başarısını hem de hükümetin aldığı önlemler ve tavırları net bir şekilde gözler önüne seriyor. Hareketli sahnelerde kameranın de hızlandığı sinematografi bu anlarda Dogma filmine yaklaşıyor, bu da aynı zamanda sürekli Dillinger'ın yanında olaya katılıyormuşuz hissini sağlıyor. "Bebek yüz" ve diğer yan karakterlere de iyi süre verilen filmde Cotillard'ın kadın karakteri oynamasına fragmanda şaşırmıştım. Ancak bir femme fatale değil burada kadın karakter, aksine fakir bir yaşam süren ve Dillinger'ın kanat gerebileceği bir yavru kuş zayıflığında bir kadın ve filmlerdeki büyük gangsterlerin kızlarını anımsatan hüzünlü havası onlara öykünen adam için çok etkileyici. Ana karakterin psikolojik çözümlemesine, çocukluğuna falan girmeyen sadece olayı özetleyen ve tamamen olmasa da mümkün olduğunda klişelere yüz vermeyen eli yüzü düzgün bir yapım.

Aklımda kaldı; Dillinger'ın bir kez sinemada bir kez de polis binasında kendi adına kurulmuş ekibin odasını ziyaretinde kimse tarafından farkedilmediği sahneler.

Sonuç; sıkı film

11 temmuz ctesi günü sinemada izledik

http://www.imdb.com/title/tt1152836/

15 Haziran 2009 Pazartesi

Terminator Salvation (2009)

** Terminatörden kurtuluş yok **

Konusu şöyle; Skynet insanlığın büyük kısmını yok etmiştir, John Connor (Christian Bale) direnişin lideri olmuştur. Organizasyon düşmanın merkezini yok etmek üzere büyük bir saldırıya başlama arefesindeyken Marcus Wright (Sam Worthington) adında biri gelir ve John'un geçmişe göndereceği ve babası olacak olan Kyle Reese'in orada tutulduğunu söyler.

Ne anladım; James Cameron'un başlattığı ve bence en önemli bilimkurgu filmi olan devam filmi ile efsaneleştirdiği film üçüncü zayıf halka ile bir seriye dönüşmüştü. Şimdi makinelerle insanların mücadelesinin geçtiği, yeni yetme John Connor'un bir ordu komutanı rütbesine ulaştığı ve kendisinin doğumuna yol açacak olayları izleyeceğimiz yeni bir üçleme bu film ile başlıyor, yönetmen de McG. Yıkım sonrası insanların yer altına çekildiği, kıyamet sonrası tabir edilen ortamda geçen hikaye hemen akla Mad Max'i getiriyor. Otoritenin başdüşmanı asi John Connor bu filmle birlikte beyinsiz bir askere dönüşüyor ve izleyici ile arasına çelikten bir duvar örülüyor. İnsan olmadığını öğrendiğimiz Marcus karakterinin çelişkileri ve karizması bu film boyunca ilgiyi tutuyor ama finalde çok çiğ bir sahne ile kalbini hediye etmesi ile birlikte sonraki filmde bizim ilgimizi çekecek bir karakter kalmaması gibi bir sorun doğuyor. Tüm süresi boyunca heralde sonu bu değildir, akla ilk gelen şekilde bir senaryo yazılmamıştır umudunun sönmesi de altında imzası olan Jonathan Nolan hakkında bende şüphe yarattı. Bizde sinemaya verecek para oldukça yapımcılar bu tür seyirci sağmalık filmlere maalesef devam edecek.

Aklımda kaldı; başlarda Connor'un denizaltıya ulaşmak için açık denize atladığı sahne agorafobik bir ürperti veriyor. Nehir kenarında Connor'un Marcus'un kaçmasına göz yumduğu sahneler karanlık atmosferin akılda kalan bir parçası.


Sonuç; olmamış


14 haziran pazar günü izledik


http://www.imdb.com/title/tt0438488/

9 Haziran 2009 Salı

Angels & Demons (2009)

*** Religion is flawed because man is flawed ***

Konusu şöyle; CERN'deki büyük deney sırasında ortaya çıkan anti madde laboratuardan çalınır ve çalışan biliminsanlarından biri olan Vittoria Vetta'nın (Ayulet Zurer) aynı yerde yönetici olan babası öldürülür. Yüzyıllardır Vatikan'ın baskılarına karşı bilimi savunan Illuminati'nin simgelerinden birinin olay yerinde bulunmasından dolayı olayı incelemesi için Vatikan Profesör Langdon'a (Tom Hanks) başvurur. Ölen papanın halefinin seçilmesi için toplanan 4 kardinal kaçırılmıştır ve gönderilen notta her saatbaşında birinin öldürüleceği belirtilmektedir.

Ne anladım; gene bir çok satan uyarlaması ve Ron Howard. Dan Brown'un tarihi olayları, zekice komplo teorileri ile harmanlayarak oluşturduğu dünyaları anlatan Melekler ve Şeytanlar, dünyada ün kazanma sırasına göre Da Vinci Şifresinden sonra filme çekilmiş. Birkaç ekleme çıkartma dışında kitabı okuyup unutmuş birine tüm hikayeyi iki saatte görsel olarak gözden geçirme fırsatı veren bir hızlı özet var önümüzde. Ne kadar iyi çekilmiş olsa da o kadar gevezeliğe ya da altyazı okumaya bu kadar süre konsantrasyon çok kolay değil hikaye ile ilk kez karşılaşılıyorsa. Ancak bu ikinci deneme Da Vinci uyarlamasından daha başarılı geliyor izlerken, hikayenin zaman kısıtı dolayısıyla sürükleyici bir aksiyon olarak da çalışmasının payı büyük bunda. Tüm kilit rollerde sağlam bir karakter oyuncusunun yer alması gizemi son ana kadar izleyici için keyifli tutmak için iyi bir seçim. Yazarın amacı büyük çelişkileri çözümlemek değil, hem okuyucuyu ciddi biçimde bilgilendirmek, hem şaşırtarak ufkunu açmak ve bu sırada da ticari açıdan başarılı bir ciddi eğlencelik yaratmak bence ki film de tek başına olmasa da bu projenin tamamlayıcısı olarak kabul edilebilir düzeyde.

Aklımda kaldı; son kardinalin havuzdaki boğulma sahnesi.

Sonuç; idare eder.

30 mayıs günü sinemada izledik


http://www.imdb.com/title/tt0808151/

15 Mayıs 2009 Cuma

X-Men Origins : Wolverine (2009)

*** Not All Those Who Wander Are Lost ***

Konusu şöyle; küçük bir çocukken amcası sandığı kişiyi öldüren parmak eklemlerinden kocaman kemikler çıkan Logan (Hugh Jackman) amcaoğlu sandığı Victor Creed (Liev Schreiber) ile birlikte önce kaçak hayatı yaşarlar, ardında kendileri gibi mutantları çeşitli görevlerde kullanan bir ekibe katılırlar.

Ne anladım; x-men üçlemesinin ardından başlangıç hikayesi anlatılmak için seçilen ilk karakter karizmatik wolverine. Yönetmen seçimi ilginç, tıpkı Finding Neverland'in yönetmeni Marc Forster'ın bir bond filmi yönetmesi gibi, güney Afrika'da geçen bir ergenlik dramasının yönetmeni olan Gavin Hood'un bu fantastik film için seçilmesi kulağa garip geliyor. Girişteki savaşlar kısmı ile insanı koltuğunda doğrultan hikaye sonrasında pek o seviyede fikirlerle desteklenmiyor. Aslında birbirinden kopuk bölümler gibi görünmesi senaryodan mı yönetimden mi kaynaklanıyor karar veremedim. Kırsaldaki yaşlı çifte sığınan çıplak adam bölümünün finalde kocaman bir bacanın üzerinde Star Wars'daki ikiye bir dövüşü anımsatan bir aksiyonla aynı filmde bulunması gibi sonradan düşününce ton uyuşmazlığına sahip çok sahne var. Ancak Ryan Reynolds'un konuşabildiği sahnelerdeki muzipliği, Liev Schreiber'in Sabertooth olarak role çok uygun seçimi gibi doğru taşlar sayesinde ilgiyle izleniyor gene de.

Aklımda kaldı; başlangıç jeneriklerinde bütün belli başlı savaşlarda görev alırken ikiliyi gösteren mükemmel sekans. Wade Wilson'un çenesi ile ilgili espriler.

Sonuç; idare eder.

13 mayıs gecesi sinemada izledik

http://www.imdb.com/title/tt0458525/

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Taken (2008)

** I believe you. But that won't save you. **

Konusu şöyle; yeni emekli CIA ajanı Mills (Liam Neeson) pek hoşlanmamasına rağmen kızının kuzeni ile birlikte yaz için Paris'e gitmesine izin verir. Daha gittikleri gün ikili genç kızları kaçırıp fuhuş yaptıran ve sonra da öldüren bir çetenin eline düşer. Mills tüm yetenekleri ile kızını kurtarmak üzere harekete geçer.
Ne anladım; Pierre Morel tarafından yönetilen filmin yazar ve yapım kadrosunda Luc Besson var. Bu ne demek? İnandırıcılığı sıfıra yakın, zırva sahnelerde dolu ama iyi çekilmiş bir aksiyon izleyeceğiz demek. Başrolde Liam Neeson'un bulunması uzun bir süre filmin yönünün değişeceği beklentisini canlı tutuyor, sonra aslında bunun kocaman bir şaka olduğunu anlıyoruz. Steven Seagal oynasa hiç bir şey farketmeyecek bir karakterin hikayesi bu. Üstelik neredeyse süper güçleri var, koca Paris'te peşinde olduğu çeteyi eliyle koymuş gibi buluyor, yatağın altına girince geçmişte yaşananları içinde hissediyor vs. Death Wish zamanında ana karakter her şeyini kaybeder sonrasında intikam ile ortalığı yıkardı, artık senaryolar ölümlere, kayıplara izin vermiyor, zararın önlenmesi üzerinden katarsis daha kolay ama daha suni.
Aklımda kaldı; Jean Claude'un evini basıp karısını vurduğu sahne.
Sonuç; gereksiz.
3 mayıs pazar gecesi televizyondan izledik

27 Nisan 2009 Pazartesi

The Spirit (2008)

*** Toilets are always funny! ***

Konusu şöyle; Denny Bolt (Gabriel Macht) kaç kurşun yerse yesin bir şekilde ölemeyen bir süper kahraman polistir. Rüyalarında sürekli yanıbaşında olduğunu hatırlatan ölümden uzak dururken gençlik aşkı, mücevherat sevdalısı Sand Saref'in (Eva Mendes) Ahtapot (Samuel L. Jackson) ile giriştiği mücadelede taraf olmaya çalışır.

Ne anladım; Spirit, Will Eisner isimli önemsenen bir çizgi romancıdan Frank Miller tarafından sinemaya uyarlanan ünlü bir karaktermiş. Hem işin arkasındaki kişiler hem de görüntülerinden dolayı Sin City ve 300 filmleri ile yapılan kıyaslamalar ezici bir şekilde bu filmin aleyhinde işliyor. Okuduğum çok sayıda eleştiride izleyicilerin ilk yarının bitmesini bekleyemediklerini belirtmesi çok şaşırtıcı, çünkü her ne kadar çok ahım şahım bir hikayesi olmasa da çizgi roman uyarlaması fantastik bir filmden beklentileri bu derece ters köşeye yatıracak bir başarısızlık da göremedim. Bahsedilen filmlerden ayırıcı yönü klasik anlatıların aksine iyice "kitsch"leştirilmiş, yüzeysel karakterlerin ve çok derinlikli olmayan hikayesinin senaryoyu iyice boşlayıp göze hoş görünecek sahnelerle doldurulması olduğu söylenebilir. "Benim şehrim, ben onun ruhuyum" zırvalıklarıyla örülü dış ses, Ahtapotun yarattığı isimleri -os ile biten elemanların komiklikten ziyade zevzeklik gibi durması, Jackson'un abartılı, Johansson'un tutuk, Macht'ın pasif oyunculukları biraz kendisini ciddiye alan bir filmde çok negatif olarak görünebilirdi ama burada genel seviyenin üzerine çıkan hiç bir yanı olmayınca tutarlılığı bozan bir yan yok. Buradaki sıkıntı, öncesinde Sin City'i Lucky Number Slevin'i izlemiş birisi için bu filmde yeni bir şey yok, üstelik de kendisini tekrar eder gibi görünen süresi iyi ayarlanmamış sahnelerden oluşuyor. En yakın durduğu film Dick Tracy, onu anlamsız bulmuştum, ama bundan nefret etmedim.

Aklımda kaldı; çamurlardaki kafaya klozet geçirmeye varan kavga sahnesi.

Sonuç; beklenmedik bir şeyle karşılaşmadım

http://www.imdb.com/title/tt0831887/

10 Nisan 2009 Cuma

Quantum Of Solace (2008)

** Tosca isn't for everyone **

Konusu şöyle; öldürülen sevgilisinin intikamının peşine düşen Bond (Daniel Craig) ailesinin intikamını almanın peşindeki Camille (Olga Kurylenko) ile birlikte Bolivya'nın su kaynaklarını ele geçirerek

Ne anladım; yılların serisinin bir önceki filmde yenilenen haline bir devam çekmek Marc Forster'a düşmüş. O filmde büyük övgü alan yenilikler devamını iyi getiremiyor ve yüzlerin buruşmasına sebep oluyor. Yönetmende, Bond'da, M'de, görüntüde bir sıkıntı yok. Başarısızlık senaryo ve karaktere yaklaşımda. Bond'un sık sık fantastiğe kayan hikayelerindeki hayal gücünün bir filmliğine yeni nesil ajanlığın sıkı aksiyonuna öykünmesi bir değişiklik ve yeni bir soluk kazandırmıştı. Ancak kaldığı yerden devam eden bu hikayede her ihtilafa düştüğünü önce öldürüp sorgulayan bu adamın üçüncü hikayeyi ilgi çekici hale getirmek için gene ciddi değişiklikler yapması lazım. Örneğin filmin açılışının bir araba takibinin ortasından başlaması çok yavan geldi bana. Sonra Siena'daki sahne; dünyanın ilginç bir mekanında yılda bir yapılan bir etkinliğin bir Bond filmindeki kovalamacaya denk gelmesi alışkanlığı da sıkıntılı. İlginç alet edevatların terkedilmiş olması da bu bölümde eksikliği hissedilen bir ayrıntı.

Aklımda kaldı; iplerden sarkarak bir yukarı bir aşağı yoyo gibi kavga sahnesi en orijinal aksiyonuydu. Operadaki kulaklıkla babaların toplantısına maydanoz olma sahnesi hareketli olmasa bile hoş sahnelerden.

Sonuç; beğenmedim

http://www.imdb.com/title/tt0830515/

24 Mart 2009 Salı

RocknRolla (2008)

*** Monsteroustickalotis ***

Konusu şöyle; Lenny Cole (Tom Wilkinson) Londra'da gayrimenkul piyasasında yasadışı işler yapan eski moda bir mafya patronudur. Rusya'nın zenginlerinden Uri için bir arsanın imar işini belediyedeki bir üst düzey memura şantaj yaparak halletmeye çalışır. Karşılıklı anlaşmalarında güven telkini için değerli bir resim geçici bir süreliğine el değiştirir. Para transferinde kullanılan One Two (Gerard Butler) Uri'nin muhasebecisi Stella (Thandie Newton) tarafından ayartılır ve para çalınır. Bu arada resim Lenny'nin uyuşturucu bağımlısı rock yıldızı üvey oğlu Johnny Quid'in (Toby Kebbell) eline geçer.

Ne anladım; Guy Ritchie iki filmlik aradan sonra asıl ününü sağlayan ilk filmlerindeki Londra'nın suç dünyasına geri dönüyor. Gene çok karakterli, bol yan hikayeli, tam maço mafyozo tiplerle dolu bir hikaye var burada. Ritchie'ye Londra'nın Scorcese'i diyenler var, bence hiç hakedilmeyen bir ünvan. İlk filminde müthiş bir keşif olarak görünen anlatım tarzı aradan geçen sürede iyice bayatlamış, zaten sığ karakterler üzerine kurulan çatı skeçler haline geliyor ki filmde de birçok hikaye sadece imalar yoluyla öksüz bırakılıyor. Evet herşeyi göstermek zorunda değil ama zaten burada herşeyin üzerinde ilerleyen bir derlitoplu öykü de olmayınca gereğinden de uzun, sıkıntı verici bir toplama haline gelen hikaye birkaç sahnesi dışında ilgiyi de pek toplayamıyor. Yönetmen için ciddi bir gerilemenin ardından hafif bir toparlama olarak nitelenebilecek bu deneme gösteriyor ki ya bu anlatım tarzını gene etkin olarak kullanabileceği başka bir tema bulmalı ya da artık erken emekli olmalı. Bir gangsterin hayran olduğu arkadaşının eşcinsel olduğunu öğrenmesi üzerine iyi bir espriymiş gibi yüklenmesi homofobinin pençesinde bir liseli olgunluğunu! gösteriyor. Kurgusu ve eğlencesi ile izlenebilir ama bekleneni pek veremiyor.

Aklımda kaldı; One Two'nun iki Rus gangster tarafından tren rayları üzerinde takip edildiği sahne. Heavymetal müzik grubunun paralel kurguda kullanıldığı sahne.

Sonuç; zorlama

21 mart ctesi günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt1032755/

18 Ocak 2009 Pazar

Death Race (2008)

* Bir arabanın en önemli parçası *

Konusu şöyle; eski yarışçı Jensen Ames'ın (Jason Statham) çalıştığı fabrika kapanır, aynı akşam evinde karısı ölü bulunur ve adam hapise atılır. Hapishanede mahkumlar modifiye edilmiş ve silahlarla yüklü arabalarla ölümüne yarış yapmakta, bu yarışlar televizyonlardan abonelik usulü satılmakta ve beş yarış kazanana özgürlüğü vaadedilmektedir. Elemanımız doğal olarak olaya girer.

Ne anladım; Resident Evil serisinin ilk filminin yönetmeni Paul W.S. Anderson bu kepazeliğin de sorumlusu. Yıllar önce aynı temalar çevresinde dolanan bir filmin sahibi olan Roger Corman parayı bayılmış. Fabrika işçisi gibi başlayan ama tanınmış bir sürücü olduğu ortaya çıkan Statham her zamanki rolünü oynuyor; kalbi doğrular için çarpan, dürüst güçlü erkek. Bir acaip entrikalar sonucu hapse düşen bu adam üzerinden medyatikleştirilmiş ölüm üzerine birşeyler gelecek zannediyoruz ama kısa sürede görüyoruz ki amaç birşeyler anlatmak değil, son teknolojiler yardımıyla hızlı arabalarla, patlamalarla, ezilen adamlarla göz boyayan bir kargaşa yaratıp bu tür gösterilerin hastası genç embesil izleyicinin parasını cukka etmek. Olacaksa bari en azından gene Statham'ın oynadığı "Crank" gibi olsun, böyle ucubik seviyesizlikler olmasın bari. Kötü yönleri; felaket senaryosundan, bir hapishanenin bu adama kafayı takıp karmaşık bir komplo yaratıp hayatını kaydırmasından yarışın tam bir bilgisayar oyunu gibi kurgulanıp gösterilmesine elle tutulur yanı yok. Joan Allen gibi bir oyuncunun komuta merkezinde oturup "kalkanları indirin" tarzı emirler veren kötücül hapsane müdürü olarak kullanılması ayrı bir üzüntü kaynağı. Sonuçta; öncesinde izlediğim iki şahane filmle detoks olan bünyem aksiyon zehirlenmesine uğradı.

Aklımda kaldı; başlığın yanıtı çakmağıymış efenim.

Sonuç; tam mallara göre

18 ocak pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0452608/

29 Aralık 2008 Pazartesi

Body Of Lies (2008)

*** You Americans are incapable of secrets because of your democracy ***

Konusu şöyle; ortadoğu aşığı CIA saha ajanı Roger Ferris (Leonardo DiCaprio) Bin Ladin derecesinde tehlikeli bir terörist liderin izini bulur ve Ürdün'deki operasyonu yönetmek üzere ülkeye geçer. Burada hem yerel istihbarat şefi Hani'nin (Mark Strong) güvenini kazanmaya çalışmakta hem de Washington'daki patronu Ed Hoffman'ın (Russell Crowe) kendi planını uygulamak için ikna etmeye çalışmaktadır.

Ne anladım; Ridley Scott bir kez daha ortadoğu topraklarında dolanıyor ve bu sefer tek bir ülkeye bağlamamış filmi; aralarında Türkiye'nin de geçtiği ona yakın ülke arasında gezinen bir hikaye var. İki ana karakter var karşımızda; biri insan şeklindeki piyonları cep telefonu aracılığıyla öne sürüp feda ederken gece kalkan çocuğuna çiş yaptıran, Amerika'nın dış politikası diye isimlendirilen kıyma makinasının aksamamasını sağlayan üst düzey bürokrat, diğeri çölün ortasında kendisine kankalar bulacak kadar arapça bilen, o coğrafyayı evi gibi benimsemiş hatta aşk meşk olmasa bile oralı olup yaşamının geri kalanını orada sürdürmeye meyilli boşanma arifesindeki ajan. Insider'daki Crowe geri gelmiş, Blood Diamond'daki Caprio ile didişen bir patron çalışan ikilisi oluşturmuşlar, bu ikiliden rol çalan ise Hani rolündeki Mark Strong, giyimine özen gösteren, bölgesinin hakimi, The Kingdom'daki polis şefinin benzeri bir rolde akılda kalıcı bir performans sergiliyor. Eagle Eye'da tanık olduklarımıza benzer teknolojileri bolca gördüğümüz, patlama sahnelerinin gereğinden fazla gösterişli ve dikkat çekici olduğu, Ferris karakterinin olayların geçtiği topraklara sevdasını pek anlamlandıramadığım, politik film olarak biraz karton kaçan ama siyasi aksiyon olarak ilgiyle izlenebilecek bir yapıt. Teşkilatların bölgedeki operasyonlarını son derece gerçekçi bir şekilde aktarması, bölgedeki gelenekleri yargılamadan sunmasının yanında gibi izleyiciyi kaybetmeyen ama pek de yavaşlamayan kurgusu ile de teknik açıdan da ortalamanın üzerinde bir iş.

Aklımda kaldı; "Hani Paşa" Kuduz köpeklerin saldırısı. Kız isteme seramonisi gibi gelişen aileyle tanışma yemeği. Arabaların toz bulutu oluşturup casus uçak yardımıyla ortamı izleyen Ed'i dımdızlak bıraktığı sahne.

Sonuç; izlenebilir

http://www.imdb.com/title/tt0758774/

7 Aralık 2008 Pazar

Traitor (2008)

*** Bütün dinler toplandık ***

Konusu şöyle; çocukken babasını bir bombalamada kaybeden Sudanlı Samir (Don Cheadle) bugün teröristlere silah sağlayan ama kendisi doğrudan terör işlerine bulaşmayan namazında niyazında bir adamdır. Yakalandığında FBI ajanları Clayton (Guy Pierce) ve Archer (Neal McDonough) ile iş birliğine yanaşmayınca uzun bir hapis süreci başlar ancak kısa sürede içeride tehlikeli arkadaşlar edinir ve Amerika'da aynı anda elli yolcu otobüsünü havaya uçurmayı planlayan örgüte katılır.

Ne anladım; Jeffrey Nachmanoff'un yazıp yönettiği filmin hikayesi bildiğimiz Steve Martin'in başının altından çıkmış. Hikayenin her iyi tarafını da eşit uzaklıktan izleyen kameralarla tüm müslümanlar terörist değildir, aşırılar her yerde var mesajını taşıyan hikaye son dönemde bolca izlemeye başladığımız bir türe dönüşmeye başladı. Zaten bölgede ılımlı islam diye bir ucube yaratmaya çalışırken, bu kadar para harcanan topraklardan filmini de çıkarmak istemek de çok anlamsız değil. Böyle bir "dinleri olumlama" çabasını dışarıda tutarsak hikaye "The Departed" tadında gayet eli yüzü düzgün anlatılmış ve katmanlı yapısıyla ilgiyle izleniyor. Özellikle aklımda kaldılar koltukta şöyle bir dikilmeme sebep olacak kadar iyiydiler. Senaryo bu kadar iyi giderken arada da bir o kadar sıkıntı veren hatalar var (Mesela Samir'in kız arkadaşına yaptığını anlatmak için gizlenerek onun koşusunu bitireceği yerde beklemesi ki telefon edip anlaşsan bile bu şekilde buluşmak imkansıza yakın ya da uçaktayken elemanın kıstırıldığını haber alan ajanların bekleyin geliyoruz demesi) Sanki iki ayrı kişi yazmış sonra birbirininkini okumadan birleştirmişler, sorun ise son bölüm kötü yazara denk gelmiş.

Aklımda kaldı; emailleri taslak olarak kaydetme. Otobüs bombalama hikayesinin finali. Benim için filmin zayıfladığı yer Samir'in iki adam öldü diye başını ellerinin arasına aldığı sahne oldu.

Sonuç; idare eder

6 aralık cumartesi

http://www.imdb.com/title/tt0988047/

30 Kasım 2008 Pazar

The Incredible Hulk (2008)

*** Don't make me hungry. You wouldn't like me when I'm hungry. ***

Konusu şöyle; Bruce Banner (Edward Norton) kendi üzerinde yaptığı bir deney sırasında genetik mutasyona uğrar ve öfkesini kontrol edebilmek için ortadan kaybolarak bir kendini eğitim sürecine girer ancak sorununa çözüm bulamaz. Tedavi için gizlice Amerika'ya geri dönerken General Ross (William Hurt) silah olarak kullanmak için onun peşindedir. Generalin kızı Betty (Liv Tyler) de kenar süsü olarak ona destek olmaya çalışır.

Ne anladım; 2003 yılında Ang Lee tarafından çekilen ama fazla ağır kaçan sinir küpü abinin hikayesi yeniden büyük bir projenin parçası olarak perdede. Marvel kendisinin de film işine iyice girmesiyle bir çok çizgi roman karakterinin hikayelerini anlatıyor, sonrasında da bu elemanları çeşitli filmlerde birleştirmek gibi planları var. Dolayısıyla artık hedef mümkün olduğunca gençleri ele geçirebilecek aksiyonlar yaratmak olmuş. Hulk, yaratığa dönüştüğünde ilkel benliğin ortaya çıktığı, konuşamayan bir tip. Film finale kadar fena ilerlemese de son dövüş sırasında takke düşüyor ve son derece yüzeysel bir hikaye izlediğimizin farkına vardırıyor. "Edward Norton'da olsun, William Hurt de olsun, Tim Roth mu? tabi o da olsun" diyen bir zihniyetin ürünü olduğu belli. Transporter 2 ile piyasaya çıkan Louis Leterrier de yönetmen olarak aksiyonu iyi bir film çıkarmış.

Aklımda kaldı; girişteki Brezilya kenar mahallelerinin bitmek bilmeyen tıkış tıkış görüntüsü ve buradaki kovalamaca. Ortalardaki ses dalgası püskürten tankımsı aletlerle gün ışığındaki mücadelesi.

Sonuç; idare eder.

29 kasım 2008 ctesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0800080/

El Lobo (2004)

**** You can use all of your bullets except for this one. This one... is for Lobo ****

Konusu şöyle; Bask'lı işçi Txema (Eduardo Noriega) ayrılıkçı ETA örgütünün etkin elemanları ile yanyana yaşamasına rağmen şiddet dolu yöntemlerini içten içe desteklememektedir. İspanyol polisi iki taraflı çalışması ya da hapiste çürüyeceği teklifini sununca mecburen kabul eder ancak Lobo kod adıyla örgüt içinde yükselirken hem ailesinden kopacak hem de idealist hayallerinin yok olmasını çaresizce izleyecektir.

Ne anladım; Miguel Courtois'in yönettiği film ilk çağrışımda Spielberg'in Munich'ini anımsatıyor. Franco rejiminin son yıllarında hükümet tarafından kullanılan ama her an gözden çıkarılabilen derin devlet maşası Lobo sıradan bir adamın üzerinden önce ETA örgütünün politik çözüm mü teröre dayalı kargaşa mı çatışmalarını anlatıyor. Asıl vurucu noktası ise devletin bu örgütün kökünü kazıma ve olayları çözüme ulaştırma şansını yakaladığında kendi varlık sebebini olumlayan bu ölümlerin devam etmesinden yana aldığı tavrı göstermesi. 70'lerden sağlam birkaç şarkının yer aldığı müzikleri de çok şık. Ana karakterin azılı bir ETA militanına çok hızlı dönüşmesine rağmen senaryoda bundan başka rahatsızlık veren bir yer yok. "Kurt"un teşkilatı çökerten tek kişilik ordudan ziyade gerçekçi bir şekilde hem hükümeti tarafından hem de halkı tarafından terk edilen bir kişi olarak sunulması da filmin gerçek hikayenin ağırlığını kaldırmasını sağlamış. Terörün ve derin devletin olduğu her yerde geçerli olabilecek bir konu.

Aklımda kaldı; kurdun deparı. İsim yazılı kurşun.

Sonuç; gayet iyi

29 kasım cumartesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0385842/

30 Ekim 2008 Perşembe

Get Smart (2008)

** Smart'ı yakala **

Konusu şöyle; Amerika'nın CONTROL örgütünde masa başı ajanı olarak çalışan Ajan 86 Maxwell Smart (Steve Carrell) Rus örgütü KAOS'un başının altından çıkan bazı nükleer komploları araştırmak için saha ajanı olarak terfi eder ve Ajan 99 (Anna Hathaway) ile birlikte görevlendirilir.

Ne anladım; birkaç Adam Sandler filmi ile bildiğimiz Peter Segal'dan soğuk savaş dönemi ajanları üzerine bir tv komedi dizisinin sinema uyarlaması. İzlerken aklıma Çıplak Silah serisi geldi ki yönetmen serisinin son filmini de çeviren kişiymiş. Üst üste bir konser salonunda parçanın son notasıyla patlayacak bir bombayı durdurmaya çalışan ajanlarla ilgili aynı seneye ait iki film izlemek acaip oldu (Diğeri Eagle Eye). Carrell da ciddi ajan rolünde çıplak silahlardan bildiğimiz Frank Drebin'i anımsatıyor. The Rock diye bildiğimiz Dwayne Johnson'un çıktığı sahnelerde nedense filmin kalitesi iyice televizyon seviyesine düşüyor. Günümüzde neden Amerika Rusya ajanlarının çekişmesi üzerine yeni bir filme ihtiyaç olsun ki. İnsanın burnundan hava salmasını sağlayacak birkaç espri dışında zaman kaybı.

Aklımda kaldı; uçağın tuvaletinde oltasıyla kendini avladığı isveç çakısı. Rakibini şaşırtmak için kablolu telefonu attığı sahne.

Sonuç; konu demode

28 ekim çarşamba izledik.

http://www.imdb.com/title/tt0425061/

27 Ekim 2008 Pazartesi

Wanted (2008)

**** What the fuck have you done lately? ****

Konusu şöyle; karısının iş arkadaşıyla yattığını bilen, sürekli iş yerinde baskı altında panik atak geçirip ilaçlarla sakinleşen, mutsuz muhasebeci Wesley Gibson (James McAvoy) aslında kökü yüzyıllara dayanan bir suikastçiler topluluğunun insan üstü yeteneklere sahip elemanlarından birinin oğludur. Fox (Jolie) tarafından hayatının kurtarılmasının ardından çetenin lideri tarafından Sloan (Freeman) kendilerine katılmasını teklif eder.

Ne anladım; Gündüz nöbeti ve gece nöbeti filmlerinin yaratıcısı rus yönetmen Timur Bekmambetov'un ilk Hollywood çalışması. Fragmanlarına bakınca Jolie ile McAvoy arasında geçen bir hikaye zannetmiştim ama film tamamen farklı çıktı. Öncelikle ilk matrix filminin en keyifli bölümünü oluşturan sıradan bir büro çalışanının bambaşka bir hayata davet edilmesi fantezisini burada yeniden ve neredeyse ilkini aşan bir lezzette yaşama fırsatı buluyoruz. Star Wars'un baba oğul durumu biraz da Terminator'dan aksiyon tatları ekleniyor. Bunca tanıdık öğeye rağmen Sloan'lı çete kendine göre özgünlükler de katınca keyifli bir film olmuş. Karakterin dönüşümünü izlediğimiz tekme tokatlı aydınlanma çalışmaları örneğin. Tamamına yakını CGI'la yaratılan sahnelerin teknik kalitesi son derece iyi.

Aklımda kaldı; Fox'un Wesley'i kayarak arabanın içine aldığı sahne. Falsolu kurşun atımı. İlk kurbanı sunrooftan öldürmek için yaptığı atraksiyon. Finalde izleyiciye dönüp söylediği başlığımdaki replik. Tren tepesinde suikast.

Sonuç; eğlenceli

26 ekim pazar günü izledik

20 Ekim 2008 Pazartesi

Iron Man (2008)

*** Buzlanma problemini nasıl hallettin? ***

Konusu şöyle; babasının kurduğu silah şirketini sürdüren süper zengin Tony Stark (Robert Downey Jr.) Afganistan'a silah satmaya gittiği gezisinde kaçırılır. Ürettiği silahların dünyada yarattığı yıkımı gören Stark şirketiyle artık silah üretmeyi bırakmaya karar verir. Kaçmak için ürettiği demir adam kostümünü de geliştirerek kötülükle mücadeleye başlar.

Ne anladım; Marvel'ın sinema dünyasına markajı tüm ivmesiyle devam ediyor, her sezon birkaç yeni elemanın serisinin başlamasına da tanıklık ediyoruz. Tek kahramanlı seriler, ekiplerden oluşan seriler sonunda farklı süperkahramanların buluştuğu filmlere de yaklaşıyor. Iron Man ilk filminde olmasa da devam filmlerinde Hulk ile buluşup Avengers oluşumunu başlatma yoluna çıkıyor bu filmle. Fantastik filmlerin yönetmeni Jon Favreau'nun payına düşmüş bu ağır metal kahramanın doğum hikayesi. Dünyadışı varlıklarla bezeli çizgiromanın sinema uyarlaması için gerçekçiliğin en üst düzeyde olduğu bir hikaye ve karakterler seçilmiş. Tony Stark zaten çok yetenekli bir mühendis ve tasarımcı. Süper zengin yaşamı yaptıklarının sonucunu görmesi ve yaşamını bunları önlemeye adamasıyla tamamen değişirken karşısına çıkan siftah düşmanı; kendi yarattığı ürünü kullanan, borsadaki şirketin değerinin düşmesinden endişelenen ortakları oluyor. Para, sermaye ve açgözlülüğün gerçek tehlike olduğu yönündeki tema güzel, ama kendi vatandaşları tarafından acımasızca işkence gören zavallı afgan ailenin yardımına koşanın gene Amerikadan uçup gelen bu adam olması filmin mesajını çok da masumca sunmadığını gösteriyor. Süper traşıyla Jeff Bridges'ın Obadiah Stane'i hem ismen hem de oyuncunun karizmasıyla leziz. Downey Jr. aksiyon filminde nasıl olur acaba diye şüpheyle bakıyordum ama tam ona göre biçilmiş bir karakter olmuş. Sekreteri Potts (Paltrow) ile yakınlaşma sahnelerinde de işin dramatik boyutunu iyi kotarmış bir senaryo var. Gelişmelerden geri kalmamak için bu çizgiroman uyarlamalarını da diziler gibi takip etmek gerekiyor.

Aklımda kaldı; gerçek kostümle ilk uçma denemeleri. Yangın çıkmadan söndürmeye çalışan robot.

Sonuç; idare eder.

http://www.imdb.com/title/tt0371746/