Arama

*** etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
*** etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2022 Çarşamba

I Love You To Death (1990)


*** When somebody shoot you in the head it make you think ***

Konusu şöyle; Çapkın pizzacı Joey Boca (Kevin Kline) hergün başka bir güzelle birlikte olmakta, karısını (Tracey Ullman) da ihmal etmektedir. Sonunda bir gün karısı toz kondurmak istemediği Joey'in kendisini aldattığını gözleriyle görür ve onu öldürmek için yardım almaya karar verir. Araba tamircisi annesi (Joan Plowright), yanlarında çalışan kendisine aşık Devo (River Phoenix) ve kendisi yapamayınca bulduğu keşler Harlan (William Hurt) ve Marlon (Keanu Reeves) yardımına başvurduğu kişiler olur.
Ne anladım; filmin yönetmeni Lawrance Kasdan; yazar olarak Star Wars ve Indiana Jones serilerine katkı yapmış, Amerikan sinemasının arka plandaki güçlerinden. Bu  kişisel filminde devasa bir kadro var. Tanınmaz durumdaki keşler William Hurt ve Keanu Reeves, River Phoenix, Phoebe Cates (Kline'ın gerçek hayattaki karısı Drop Dead Fred ile aynı senede bu filmde kocasına iyilik için rol almış ve saçı aynı) güzel sürprizlerden birkaçı. Gerçek bir olaydan uyarlanmış hikaye bir fransız vodvili havasında.
Aklımda kaldı; Rasputin gibi zehirlense de vurulsa da ölmek bilmeyen Kevin Kline filmi sürüklüyor ama yan oyunculukların hepsi de keyifli. 
-Rosalie Boca: Keşe benziyorlar. 
-Devo : Evet, uyuşturucu bağımlısı onlar. 
-Rosalie : Aman tanrım! Uyuşturucu bağımlılarını mı tuttun? 
-Devo: Kimi tutacaktım? Kızılhaçı mı? 
-Nadja: Kibar çocuklara benziyorlar. 
-Rosalie : Evimde uyuşturucu bağımlısı istemiyorum. 
-Nadja: Hayır Rosalie. Onları uyuşturucu bağımlısı olarak düşünme. Katil olduklarını düşün.
Sonuç; eğlencelik ama hatıra tazelemek için inanılmaz 14 mart evde

Altered States (1980)

*** Gerçeğin Ötesinde ***

Konusu şöyle; Psiko-fizyolog Eddie Jessup (William Hurt) uyarıcı ilaçlar ile yalıtılmış tanklarda saatlerce kalarak yaptığı deneylerle bilincin sınırlarını çözmeye çalışmaktadır, bu sırada da ateist olmasına rağmen birçok dinsel halüsinasyon görür. Son derece asosyal neredeyse akıl hastası bir kişilik olmasına rağmen kendisi gibi sıradışı Emily'i bulur ve evlenir, kariyerine devam eder. Yıllar sonra Meksika'da yerlilerden bulduğu bir mantarlarla aynı deneyleri tekrarladığında farklı bir fiziksel ve zihinsel varlığa dönüştüğünü ve ulaştığı yerin insanlığın tarihi atalarının yaşamları olduğunu düşünür.
Ne anladım; Ken Russell'ı roman uyarlaması bu psikolojik bilimkurgusu William Hurt için birkaç televizyon dizisi sonrası ilk sinema deneyimi, cesur ve etkileyici bir başlangıç. Romanın yazarı Paddy Chayefsky yönetmenle hiç anlaşamamış ve filme de senarist olarak adını vermemiş. Film  Jacob's Ladder ya da ilham kaynağı olduğu Cronenberg'in The Fly tonunda.
Aklımda kaldı; 80 yapımı bir film için derinin kabarması gibi efektlerini başarılı buldum. Drew Barrymore'un ilk filmi.
Sonuç; Bob Balaban varsa film kötü olmaz.
14 mart günü izledim

28 Aralık 2010 Salı

The Tourist (2010)

*** Ameliyata iki milyon euro verdin ve bu suratı mı seçtin ***

Konusu şöyle; Rus mafyasından İnterpol'e neredeyse tüm dünyanın peşinde olduğu hırsız/dolandırıcı Alexander Pearce'in sevgilisi Elise (Angelina Jolie) peşindekileri atlatmak için trende fiziksel olarak Alexander'ı andıran bir adamın yanına oturup konuşur. Karısını kaybetmiş, casus romanı seven bir matematik öğretmeni olan Frank Tupelo (Johnny Depp) kendisini bu çekici kadına kaptırır.

Ne anladım; Başkalarının Hayatı ile tanıdığımız Donnersmarck'ın iki yıldız oyuncu ile kotardığı bir yeniden çevrim. Orijinal filmdeki Sophie Marceau bence Jolie'den daha çok uygun bu role. Paris'ten Venedik'e görsel albenisi olan mekanlarda geçen film klasik tadını izleyiciye verebiliyor. İki karakter arasındaki çekimi izah etmekte zorlanması ise senaryonun eksisi bence.

Aklımda kaldı; son jenerikte çalan Starlight (Muse) filmin tonuna mükemmel uyan bir parça. Çatılarda pijamalarla kaçan Frank. Frank'in İtalya'da ispanyolca konuşmaya çalışması ve elektronik sigara da senaryoda çok güzel detaylar.

Sonuç; eğlencelik

25 aralık ctesi günü sinemada izledik

Av Mevsimi (2010)

*** Bakış açısını değiştir ***

Konusu şöyle; ormanlık bir alanda kesik bir kol bulunur. Cinayet masasından tecrübeli detektif Ferman (Şener Şen) ve deli laz İdris (Cem Yılmaz) konuyu araştırmakla görevlendirilir. Eleman eksikliğinden yanlarına çömez Hasan(Okan Yalabık)'ı da alırlar. Araştırma zengin holding patronu Battal'a (Çetin Tekindor) kadar uzandığında bakanların da devreye girdiği ve çözümü zorlaşan bir savaşa dönüşür.

Ne anladım; Yavuz Turgul'un senaryo ve yönetimi ile sinemamızda pek görmediğimiz bir tür filmi denemesi. Öncelikle görüntü yönetiminin tonu ve başarısını kabul etmek lazım. Bir polisiye çekmek de bu kadro için güzel bir deneme olmuş. En ciddi sıkıntı karakterlerin fazla derin olmaması, nihai çözümün filmin adında bile iddia edilen av/avcı/zekaların savaşı gibi sözlerin ağırlığı altında kalması ve dialoglardaki etkileyicilikten uzaklık bana göre. Beni rahatsız eden birkaç kısmını sıralayayım; İdris'in sıkı araba takibine başlar başlamaz Hasan'a antropoloji konusunda laf sokmaya çalışması, gene İdris'in eski karısıyla yakınlaştığı gece, gene İdris'in barda duyduğu şarkı karşısında gösterdiği çocukça heyecan tepkisi vs. vs.

Aklımda kaldı; gölde ilerleyen ve kesik ele ulaşan giriş jeneriği. Ferman'ın ikisini aşağıda haşladığı sahne.

Sonuç; iyi niyetli bir deneme

6 Mart 2010 Cumartesi

$9.99 (2008)

*** Swim like a dolphin ***

Konusu şöyle; Sydney'de bir apartmanda yaşayan bir grup insanın yaşamda anlam arayışı. Küçük bir çocuk oyuncak almak için babasının verdiği bozuk paraları domuzcuk kumbarasında biriktirir, genç bir adam kendisini terk eden sevgilisinin ardında uyuşturucularla hayali arkadaşlarıyla parti yapar, bir başkası yeni süpermodel sevgilisi için vücudundaki kılları traş eder ve bir diğeri hayatın anlamını 9.99'a sunan kişisel gelişim kitapları sipariş eder.

Ne anladım; İsrail asıllı yönetmen Tatia Rosenthal'ın Avustralya ortak yapımı çok kaliteli bir stop motion. Kendi başlarına çok etkileyici kısa hikayeler ve anlarla kurulu hikaye bir bütün olarak içine girilmesi biraz zor bir yumak oluşturuyor. Aynı döneme ait Vals With Bashir'i anımsatan tarzı diğeri farklı bir animasyon olmasına rağmen bir İsrail animasyonundan bundan sonraki beklentileri pekiştiriyor. Ne boyutta model kullanılmış bilmiyorum ama ekrana yansıyan görüntü sinemanın bir çok kadrajı yeniden hamurlarla yaratabilecek bir teknoloji olduğu hissini uyandırdı. Açık zihinle izlenebilecek bir felsefik deneme.

Aklımda kaldı; girişteki kahve için borç isteyen silahlı adamlı sahne. Çocuğun sınıfa gülen kumbarasını anlatışı. Modelin koltukları.

Sonuç; ilginç

5 mart günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0790799/

25 Ocak 2010 Pazartesi

Law Abiding Citizen (2009)

*** Can't fight fate ***

Konusu şöyle; evine girip karısı ve kızını öldüren katillerden biri savcı Nick Rice (Jamie Foxx) ile anlaşıp dışarı çıkınca, Clyde Shelton (Gerard Butler) tüm adalet sistemine savaş açar.

Ne anladım; F. Gary Grey'in filmi ailesi gözleri önünde öldürülen ve intikam saplantısı dışında hayata tutunacak bağı kalmayan adam hikayesini anlatıyor. Ancak aynı hikayeyi yeniden anlatmasını mazur kılacak bahaneye de sahip; mağdur hapisteki hücresindeyken bile onlarca insanı öldürebiliyor ve tüm şehri sarsacak eylemler yapabiliyor. Bu gizem sayesinde olaylar zıvanadan çıktıkça iki başrolün de usturuplu oyunuyla komediye dönüşmüyor. Bol saçmalıkları dolayısıyla ciddiye alınması mümkün değil ancak Crank, Saw gibi utanılarak zevk alınabilecek bir eğlencelik.

Aklımda kaldı; kemikle cinayet. Yargıcın öldürüldüğü sahnede yok artık dedim tabi daha sonunu görmemiştim.

Sonuç; eğlencelik

24 ocakta izledik

3 Ocak 2010 Pazar

Neşeli Hayat (2009)

*** Bu da mı gol değil? ***

Konusu şöyle; maddi sıkıntı içerisindeki Rıza (Yılmaz Erdoğan) yılbaşı öncesinde ajanstan bir alışveriş merkezinde noel babalık işi bulur. Bir yandan bir çok tanıdığını alışveriş temsilciliği işine sokup iflas etmesinden dolayı borç ve davalarla uğraşan, diğer yandan karısının kardeşine iyilik olsun diye kız isteme işlerine bulaşan Rıza bu hiç bilmediği işe de başlangıçta uyum sağlayamaz.

Ne anladım; Yılmaz Erdoğan'ın yazıp, yönetip oynadığı ve BKM mutfak kadrosunun tüm diğer rollerde yer aldığı hüzünlü komedi gene İstanbul'un farklı mahallelerindeki yaşama yakından bir bakış atıyor. Filmindeki drama komedi bölgelerini oldukça derin tasarlayan Erdoğan karakterlerini de çok sempatik yapabiliyor. İlk yarısındaki acıklı hikaye giderek bir masal dönüşürken sürekli bir gülümseme bırakıyor izleyicide. Organize İşler'e göre daha skeç havasında olması gibi bir zayıflığı var.

Aklımda kaldı; Cezmi Baskın'ın şişe dibi gözlükleriyle kuruyemiş çitleten babası. Rıza'nın işe geç kalıp da minibüs yakalamaya çalıştığı sahne hissiyatı tümüyle izleyiciye geçirebilen bir bölüm.

Sonuç; izlenir.

26 aralık'da izledik

Soul Kitchen

*** Leben ist, was passiert, waehrend du dabei bist, andere Plaene zu machen ***

Konusu şöyle; Hamburg'da yaşayan Yunan asıllı Zinos (Adam Bousdoukos) kızartma ızgara ağırlıklı fastfood lokantasına mecburen üst düzey bir aşçı transfer eder ve yapılan yemeklerin kalitesi o bölge için bambaşka düzeylere çıkar.

Ne anladım; Fatih Akın'ın son yıllardaki ağır filmlerinin ardından eğlenmek amaçlı yaptığı bir komedi. Başroldeki Adam Bousdoukos'un kendi yaşamından esinlendiği senaryo fazlasıyla çalakalem. En azından yönetmenin "Im Juli" sine benzer bir samimiyet beklerken çok dağınık ve yapay sahnelerle bezeli bir film ile karşılaşıyoruz. Eğlenceli değil diyemem ama bir numara küçük geliyor. Adam'ın oyunculuğu içler acısı herşeyden önce, abartılı sakat taklidi sahnesi örneğin. İyi ki Moritz Bleibtrue onun hapishane kuşu kardeşini oynuyor. Başlıktaki cümlesi Lennon'un "Hayat siz başka planlar yaparken başınıza gelendir" cümlesi.

Aklımda kaldı; skype sahnesi. rock'çılara kaliteli yemek sahnesi.

Sonuç; idare eder

http://www.imdb.com/title/tt1244668/

1 ocak günü izledik

2 Ocak 2010 Cumartesi

Avatar (2009)

*** jaksali ***


Konusu şöyle; belden aşağısı tutmayan deniz piyadesi Jake Sully (Sam Worthington) ölen bilimadamı ikiz kardeşinin yerine aynı genlere sahip olduğu için kaynak açısından zengin Pandora gezegenindeki bir göreve katılır. Burada makinaya bağlanarak bir avatar kullanacak ve Navi halkının güvenini kazanarak değerli kaynakları insanlara bırakmaya ikna etmeye çalışacaktır.


Ne anladım; James Cameron'ın yeni bir devrim iddiasındaki filmi. Olumlu yanlarını sıralayayım; değerli kaynakların üzerinde yaşayan halk ve sömürgeci insanların bu mekana göz koyması üzerinden hem savaş ve işgal karıştı hem de insanların para hırsıyla doğaya verdikleri zararları ön plana koyan naif, çevreci ve hiç yoktan iyi olan mesajı, istese izleyicinin aklını alabilecek 3 boyut teknolojisini usturuplu kullanması. Ticari anlamda insanlara sinemada izlemeye mecbur kalacakları bir ürün sunması muhtemelen maliyetini kısa sürede çıkarmasını sağlayacak, ama 3-d olarak izleyemedikten sonra dvd ya da tvde bu film izlenir mi bilmem. Hikaye anlamında değil tabii ama teknik açıdan tıpkı Terminator 2 nin yaptığı gibi kendisinden sonrasını etkileyeceği de kesin. Bunlara rağmen uzun süresi, çok sert başlayıp birden aşırı duygusal bir karaktere dönüşen doktor, son yarım saatte birden dönüşüveren hırslı patron ve iyice kartonlaşan general karakteri ile bunları pek önemsemeyen filme karşı ilgimi kaybettim. Ben Real 3-d ile izledim belki imax daha iyidir bilemem ama on yıl sonrasında gene film izleme alışkanlıklarımızın ciddi şekilde değişeceğinin işaretidir.


Aklımda kaldı; giriş sahnesi - elemanın uyanırken uçuşan hava baloncukları ile yaşadığı şaşkınlık izleyici ile doğrudan bağ kuran güzel bir başlangıç. Jake'in avatarı ilk kullandığında koşturduğu sahne. Toruk Macto.


Sonuç; idare eder.

2 ocak günü izledim


http://www.imdb.com/title/tt0499549/

4 Aralık 2009 Cuma

2012 (2009)

*** When they tell you not to panic... that's when you run! ***

Konusu şöyle; Maya takviminde kıyamet gibi bir son olarak görünen 2012 yaklaşırken bu başarısız yazar/limuzin şoförü Jackson Curtis (John Cusack) olayların başlamasıyla çocuklarını kurtarmaya çalışır. Bir kaç yıl öncesinden bilim adamları olayları görmüş, devletleri uyarmış, devasa gemiler gizlice inşa edilmeye başlanmıştır ve sadece insanlığın şanslı bir azınlığı bu gemide yer alabilecektir.

Ne anladım; felaket fantezilerinden ekmek yiyen Roland Emmerich gene fırsatı kaçırmıyor ve tüm dünyayı gene perdede altüst ediyor. Kendini feda eden Amerikan başkanı başarısız bir duygusallık katma denemesi, rus zengin tiplemesi de çeşitlilik olsun diye konulmuş gibi yapaylık hissettiriyor ama rus pilot ve Woody Harrelson'un Charlie Frost'u filmin en renkli tipleri. Yarın dünya üzerinde yaşamın yok olacağını bilsek nelere değer verirdik fikrini Nuh'un gemisi ile birleştiren filmi zaten devasa patlama, yıkılma ve kaçış sahneleri haricinde bir sebeple izlemek isteyen var mıdır bilemiyorum. Ama vaad ettiklerini gayet iyi yapıyor, üstüne üstlük görünce içimizin rahatladığı Cusack başta olmak üzere oyuncular izliyoruz. Tsunamiden 10 metre uzaktaki Hintlinin sulara gömülürken hala cep telefonundan konuşabiliyor olması mantıklı mı? Bu film kafa yormak için değil ki..

Aklımda kaldı; limuzinle kaçış sahnesi. Dev geminin kapılarındaki sahne görsel hafızada rahatlıkla iz bırakabilecek büyüklükte. Yuri'nin kokpitteki uçağın burnunu kaldırma sahnesi. Frost'un meczup halleri.

Sonuç; pişman değilim

4 aralık günü izledik

30 Ekim 2009 Cuma

Aliens vs. Monsters (2009)

*** I think I at least deserve a chance to be with Derek! ***

Konusu şöyle; hava durumu sunucusu sevgilisi ile evlenmen üzere olan Susan (Reese Witherspoon) düğün gününde kafasına düşen bir meteor ile dev boyutlara ulaşır. Hükümetin ve ordunun gözlem altında tuttuğu yaratıkların arasına alınan Susan ve yaratık arkadaşları, intikam peşindeki uzaylı Gallaxhar'a karşı dünyanın umudu haline gelir.

Ne anladım; Dreamworks'ün Sevimli Canavarları anımsatan isimli bu yılın animasyonu 1950'li yılların sıradışı korku/bilimkurgularını mizah ve karakter kaynağı olarak alan bir animasyon. Üçüncü Türden Yakın İlişkilerden Dr. Strangelove'a ve bir çok daha eski filmlere göndermelerle dolu olmasına, Seth Rogen, Kiefer Sutherland, Hugh Laurie'li sağlam kadrosuna ve yetişkin hedefli mizahına rağmen çok da dört dörtlük bir iş çıkmamış. Dilinin ve esprilerinin çok büyük işi olmasına rağmen öykünün klasik dramatik yapısı ve tahmin edilebilirliği bu "hoş ama boş" havasına sebep oluyor. Geçen senenin Bee Movie'sinin tadında ve saydığım olumlu sebeplerden dolayı da bir göz atılmayı hakeden bir yapım.

Aklımda kaldı; başkanın sahneleri komikti. Uzaydan gelen bilinmeyen yapıya orgla müzik çaldığı ya da savaş odasındakı dev butonları karıştırdığı sahneler.

Sonuç; idare eder

27 ekim 2009 günü izledim

Proposal (2009)

*** Ramone ***

Konusu şöyle; çalışanları tarafından nefret edilen sert patron Margaret Tate (Sandra Bullock) Amerika'dan sınırdışı edilme tehlikesi belirince yanında üç yıldır çalışan, sürekli ezdiği asistanı Andrew Paxton'ı (Ryan Reynolds) yeşil kart alabilmek için kendisiyle evlenmesi için tehdit eder. Buna karşılık da Andrew kitabının basılması için yardım etmesini ister. Aile ile tanışmak üzere Andrew'un kasabasına Alaska'ya giderler.

Ne anladım; Anne Fletcher tarafından yönetilen bir Sandra Bullock projesi. Bullock hemen akla Devil Wears Prada'yı getiren kötü patron portresi ile uzun zamandır olmadığı kadar izleyiciyi yakalıyor. Karşısındaki de sevimli ve komik Reynolds olunca ve roller oturunca kimyasal bir eksiği olmayan bir romantik komedi ortaya çıkmış. İki oyuncunun birbirine uyum anlamında sıkıntısı yok ama böyle bir patron işçi ilişkisinden tutkulu bir aşk çıkmasında biraz sıkıntı var, ortalara doğru bu klişeye dönmeyecek hissini verince sonlarda başka yönlere kayabileceğinden umutlanmıştım ama olmadı. Tanıdık oyuncuların canlandırdığı aile bireylerinin bu sevimli portre içerisinde hoş anları var. Toplamda iyi bir eğlencelik.

Aklımda kaldı; kasabanın herşeyi Ramone. Sıtka'daki evleri ve tekneleri.

Sonuç; fena değil

29 ekim 2009 günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt1041829/

6 Ekim 2009 Salı

A.R.O.G. (2008)

*** Tahta tabi. Zoruna mı gitti? ***

Konusu şöyle; dünyaya gelip pişman olduğunu söyleyen komutan Logar (Cem Yılmaz) Arif'i (Cem Yılmaz) kandırarak zamanda bir milyon yıl geriye gönderir. Arif bu zamanda hızlıca medeniyetin adımlarını ilk insanlara atlatarak zamanını geri dönmeye çalışır.

Ne anladım; Cem Yılmaz gene Ali Taner Baltacı ile beraber bu devam filmini yönetiyor. Doğal olarak karşılaştırabileceğimiz ilk filme göre teknik kalitesi hayli yüksek, senaryo da karşılaştırılamayacak kadar iyi. En azından uzun bir süre iyi. İki saati aşkın süresi filme fazla geliyor ve en büyük sıkıntı son bölümü oluşturan futbol maçı. Tasarım ve uygulamada teknik bir sıkıntı yok ama amaçsız ve sıkıcı. O bölüm komple atılıp doğrudan finale bağlansa daha iyiymiş denilecek kadar sarkan ve anlamsız bir bölüm. Ancak filmin girişinin ve hızlıca keşiflerin üzerinden geçilen bölümlerin hakkını vermek lazım. Arada çok yetkin olmasa da sinema referanslarıyla bezeli mizahı ağır kaçmış olabilir genel izleyiciye ama filmin toplamına bakınca dünya değil Türk izleyicisine yönelik esprilerin ağırlıkta olması ve evrenselleşememiş mizah iki tarafa da yaranamamakla sonuçlanıyor, bu kadar eleştiri almasının sebebi de tarafına karar verememiş olması. Bir karakter üzerine kurulu filmde birkaç absürd espri, birkaç durum esprisi, arada düşme kalkma gibi akla gelen tarzlar arasında dolaşmak da tutarlılığından götürüyor.

Aklımda kaldı; Arif'in filmin başında Logar'ı dükkanına girerken görüp levyesi için taksi çağırdığı sahne gibi esprilerden çok daha olsaydı keşke.

Sonuç; fena değil.

6 ekim günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt1286126/

30 Eylül 2009 Çarşamba

Surrogates (2009)

*** Plastik Suretler ***

Konusu şöyle; gelecekte insanlar yerine kendilerini temsil eden suretler ortalıkta dolaşır ve onlar adına yaşamlarını sürdürür, insanlar da evlerinden makinalara bağlı olarak onları yönlendirir ve olanları ekrandan izlerler hissetmeleri gerekenleri makinalar aracılığıyla yaşarlar. Ancak bir suretin hem de ona bağlı olan sahibiyle birlikte öldürülmesi üzerine detektif Tom Greer (Bruce Willis) olayı araştırmaya başlar.

Ne anladım; ortalama aksiyon yönetmeni olarak bildiğimiz Jonathan Mostow çıtayı çok da yükseltmediği bir bilimkurgu ile karşımızda. Önce ilk sahnelerde cinayet mahalline Mavi Ay'daki David tipi ve saçları ile gelen bir Bruce Willis i görüyoruz, neyse ki bu suret bir süre sonra bildiğimiz kel Willis'e yerini bırakıyor. Suretlerin göründüğü sahnelerde tam bir bilgisayar efekti ve oyunların estetiği hakim ki bu hikayede bir yandan sağladığı yabancılaşma ile mükemmel bir fikir ama aynı zamanda da yapaylığın verdiği garip bir tat var. Sonuçta bu tarz bence filmi izlemeye değer kılan bir seçim olmuş. Hikayenin gerisi Total Recall'dan Westworld'e bildiğimiz dünyada yaşanan bilimkurgu temasının çeşitlemelerinden biri olmuş. Anafikirin felsefik imkanlarını kullanmayan, Tom'un karısı ile olan dramatik çabaları hariç ortalamadan da pek sapmayan bir çalışma. Ama suretler sayesinde suç oranının düşmüş olması, bütün gün yatan insanların vücudunun sonunda lapa gibi olmaması ya da kendini yok eden sistemin önce insanları sonra suretleri yok ediyor olması açıkları senaryonun mantık bacağını çok dibe batırmış.

Aklımda kaldı; Bruce Willis'in saçları. Girişteki gece klübü sahnesi.

Sonuç; idare eder.

30 eylül günü Trioda gittik yıldönümü kutlaması çerçevesinde

http://www.imdb.com/title/tt0986263/

25 Eylül 2009 Cuma

Ghosts of Girlfriends Past (2009)

*** Love is magic comfort food for the weak and uneducated! ***

Konusu şöyle; mümkün olduğu kadar çok sayıda kadınla birlikte olmak gibi bir yaşam felsefesine sahip olan fotoğrafçı Connor Mead (Matthew McConaughey) kardeşi Paul'un (Breckin Meyer) düğünü için eve döner, ancak amacı onu bu yanlış karardan vazgeçirmektir. Düğünün organizatörlüğünü çocukluk arkadaşı Jenny'nin (Jennifer Garner) yaptığı malikane Connor'un yakınlarda ölen amcası Wayne'e (Michael Douglas) aittir ve kısa bir süre sonra kendisine tüm kalbini kırdığı kız arkadaşlarını izleten hayaletler görmeye başlar.

Ne anladım; fantastik film geçmişi olan Mark Water'ın bu hikayesi de bir noel hikayesi gibi isimlerle bildiğimiz yaşamının bir döneminde geçmişinde yaptığı kötülüklerle yüzleşen ve geleceğini yapayalnız sevilmeyen biri olarak tamamlayacağının farkına varan adamı anlatıyor, ama bu şablonu bir aşk hikayesine uyguluyor. Açıkçası fragmanından bile her şeyini anlayabildiğimiz ve gereksiz görünen bir hikaye bu ama olumlu yanları sayesinde izleniyor. Öncelikle Douglas'ın yarattığı amca karakteri iyi özelliklerinden. Diyaloglar hiç fena değil. Senaryoda karakterin değişimi gibi noktalar çok üstünkörü olmasına ve Brad karakterinin önemli bir çatışma yaratacağını düşündürürken aniden ortadan yokolması gibi falsolara rağmen en azından şimdiki zamanın çok dışına çıkmaması ve fantastik öğelerin çok göze sokulmadan bütünlüğe katılması gibi başarıları da var. Breckin Meyer yüzünden sanırım, Connor pençeleri olmayan bir Garfield'ı hatırlatıp durdu bana.

Aklımda kaldı; Time After Time eşliğinde romantik montaj. Gökten dökülen eski sevgililerin gözyaşları, peçeteleri ve kullanılmış prezervatifler.

Sonuç; felaket değil

24 eylül perşembe gecesi izledik

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Crank: High Voltage (2009)

*** Ölüydü. Biraz iyileşti. ***


Konusu şöyle; Chelios'un (Jason Statham) müthiş dayanıklı kalbi Çin mafyası tarafından çalınır ve yerine elektrikle çalışan bir pompa takılır. Chelios kendi kalbini ararken bir yandan da statik, kinetik, kuru, sulu bulabildiği her yöntemle içindeki kalbi şarj etmek zorundadır.


Ne anladım; Neveldine / Taylor ikilisi ilk filmin devamını da yazıp yönetiyor. Crank'da Chelios'u kesin ölümle sonuçlanacak bir gökten düşüş sırasında bırakmıştık ki eleman zaten ölüyordu. İkinci film aynı noktadan başlıyor. Artık bir süper kahraman mertebesine yükselen Chelios karakteri için bu ikinci macerada kural değişiyor ve hikaye bu elektrikle hayatta kalma trüğünün her şeklini kullanarak gene hızlı bir aksiyon yaratmanın peşinde koşturuyor bizi. Pornografiden de çekinmeyen hikaye süper kahramanlı bir çizgi romanın sinemaya kare kare uyarlanmış hali gibi. İlkinde de fazla B - filmine kayan ve amatör havasını iyice hissettiren ama akla gelebilecek en fantastik durumları da gözler önünde canlandırabilmesiyle bence izlenmeyi hakeden bir deneyim. Tabi akıl,mantık ve terbiye aramamak koşuluyla.


Aklımda kaldı; şişko elemanın kıçına silahı soktuğu sahne. Grevdeki yıldızlar. Hipodrom.


Sonuç; gene çılgın


23 ağustos pazar günü izledim


http://www.imdb.com/title/tt1121931/

The Soloist (2009)

*** Gene Jamie Foxx müzisyen, Robert Downey Jr. gazeteci ***

Konusu şöyle; Los Angeles'lı gazeteci Steve Lopez (Robert Downey Jr.) hikaye ararken Juliard'da eğitim gördüğünü söyleyen iki teli kalmış bir kemanı çalmaya çalışan ve kontrolsüzce konuşan Nathaniel Ayers (Jamie Foxx) ile karşılaşır.

Ne anladım; iki sene önce Atonement ile ödüllere adaylıklar kazanan Joe Wright'ın sonraki bu filmi gerçekten yazar Steve Lopez'in kitabından uyarlanmış. Öncelikle Lopez'in geçirdiği bir kazayı görüyoruz, ağzı burnunun dağıldığı bu kazanın ardından gazetesine döndüğünde boşandığı karısının da aynı yerde çalıştığını hatta patronu olduğunu ve iş hayatının mekanik ve karanlık dünyasına tanık oluyoruz. Hikaye arayışında karşılaştığı evsiz ise müziği içten yaşadığı belli olan biri ve onun bu tutkusunu Steve'de hissediyor. Ona istediğine biraz olsun yaklaşmak konusunda yardımcı olmaya çalışıyor. Oyunculuklarla ilgili bir sorunu olmamasına rağmen ister istemez filmi Shine ile karşılaştırdım ve derinlik anlamında ona yaklaşamayan bir film bu. Yalnız Lamp isimli yardım kuruluşu ile arka sokaklar o kadar güçlü anlatılmış ki sırf bu kısım üzerine çok güçlü bir belgesel çıkabilirmiş. Simge kullanımında da görünenin daha fazlasını anlatıyor hissi vermesine rağmen filmin sonuna yaklaşıldıkça tatmin etmiyor. Düşmüş bir müzisyenin yeniden keşfi desem değil, evsizlere dikkat çekmeye çalışıyor desem o da değil, daha doğrusu ikisi de tek başına bu filmi tanımlamıyor. Küçük ve duygularla ilgili bir film desem müziği görselleştirmek gibi anlara giriyor, ya da karakterin geçmişinden sahneler göstermek için zamanda oynamalar yapıyor. En iyisi çok da kafa yormamak, en azından Beethoven dinliyoruz.

Aklımda kaldı; çellonun alışveriş sepetinde Steve Lopez'e seyahati.

Sonuç; biraz dağınık

23 ağustos pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0821642/

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Choke (2008)

*** Boğulma ***


Konusu şöyle; seks bağımlıları terapi gruplarına katılan Victor (Sam Rockwell) gündüzleri Amerikan koloni günlerini canlandıran bir gösteride çalışır. Artık kendisini tanımayan annesi Ida'nın (Anjelica Huston) hastane masraflarını karşılamak için lokantalarda boğazına yemek tıkanmış numarası ile kendisini kurtartır ve varlıklı kurtarıcısının duygusal sebeplerle sorumluluk hissederek kendisine gönderdiği çekleri kullanır.


Ne anladım; Chuck Palahniuk'un büyük bomba Fight Club'undan uzun zaman sonra sinemaya uyarlanan bir başka romanı. Senaryoyu yazan ve yöneten, oyunculuk kariyerinden sonra ilk kez yönetmenlik yapan Clark Gregg. Annesi tarafından hiçbir zaman parka gitmesine bile izin verilmeyen Victor'u Sam Rockwell, çılgın anneyi Anjelica Huston'un oynaması filmi taşıyan en önemli seçimler, çünkü başka herhangi iki oyuncunun elinde bu karakterler çok yapay, itici gelebilir (çoğu kişiye bu haliyle de gelebilir ya neyse) Kitap senaryolaştırılırken doğal olarak ciddi seçimler ve elemeler yapılması gerekmiş ve kitapta daha ağırlıklı işlenen ve adını veren boğulma hikayeleri biraz ikinci planda kalırken anne ile oğulun ilişkisi geçmiş ve mevcut durumları ile eksene oturtulmuş. Bence bu sınırların çizilmesi derli toplu bir film olmasını da sağlamış, konu dağılmamış. Tamamen farklı bir anlatı olmasına rağmen dış ses ve geri dönüşlerle uyarlamanın tonu olarak daha önce yapılan Fight Club'dan esinlenmiş ve bambaşka bir tarz yaratmamış olması bir zayıflık, ayrıca anlatı da biraz hafif kalıyor. Kitabın ne hakkında olabileceğine dair fikir veriyor ama aslında oldukça farklı.


Aklımda kaldı; duvardaki resmin karşısında bile kendinden geçen mastürbasyon hastası. Uçaktaki tuvalet.


Sonuç; beni idare etti.

9 ağustos da izledim


http://www.imdb.com/title/tt1024715/

28 Temmuz 2009 Salı

Last Chance Harvey (2008)

*** Dustin mi minyon Emma'mı kalıplı ***

Konusu şöyle; caz piyanisti olma hayalini gerçekleştiremeyip reklam müziği yazarı olabilmiş ama artık yerini gençlere bırakması beklenen Harvey (Dustin Hoffman) uzakta yaşadığı kızının düğününe gitmek için haftasonu Londra'ya gelir. Burada işinden kovulduğunu, kızının üvey babası tarafından damada verilmek istediğini öğrenen Harvey, bir havaalanında yolcularla anket yapan, duygusal yaşamında kimsesi olmayan, halen annesi ile yaşayan Kate Walker (Emma Thompson) ile tanışır.

Ne anladım; Joel Hopkins bu biri İngiliz biri Amerikalı, ikisi de orta yaşlarını geçmiş ama yaşamlarında huzuru bulamamış çift adayının hikayesini anlatırken çok sağlam iki oyuncu ile çalışmak gibi bir şansa sahip. Karakterlerin de çıkış noktaları gayet iyi, öyle ki herhalde 50 yaş üstü Before Sunrise izleyeceğiz beklentisi yaratıyor. Ama maalesef hikaye ilerlemeye başladığında ilk yakınlaşma sırasındaki kıvrak dialoglardan uzaklaşıp durumlara odaklanan anlatı izleyiciyi de avucundan kaçırıyor, çünkü bu durumlarda çok fazla bilindik durum var. Bir kıyafet deneme sahnesi, müzik eşliğinde geçiştirilen yürüyüşler, kurs sahneleri, anne karakterinin yan komşuyu pencereden gözleyip katil olduğunu düşünmesi gibi kısımlarla dolu kolaycı senaryo tatmin etmiyor. Bu yüce oyuncuları sıradan insanları canlandırırken izleme şerefi de yeter diyebiliriz ama fazlası olsa fena olmazdı.

Aklımda kaldı; düğündeki konuşma. Kate telefonu şimdi konuşamam diye kapatır. "Bu hareketinden umutlanmalı mıyım?" Kate hafifçe gülümser "Bundan daha büyük bir gülümseme gerek"

Sonuç; idare etmez maalesef.

30 temmuz günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt1046947/

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Zack And Miri Make A Porno (2008)

*** Granny Pants ***

Konusu şöyle; çocukluklarından beri yakın arkadaş olan Zack (Seth Rogen) ve Miriam (Elizabeth Banks) aynı evi de paylaşmaktadırlar. İyice parasız kaldıklarında akıllarına bir porno film çevirmek gelir. Kameralar önünde bir şey hissetmeden birlikte olup etkilenmeden yaşamlarına devam edebileceklerini düşünürler.


Ne anladım; acaip karakterlerden bir evren yaratan ve bunlara sık sık dönen yönetmen Kevin Smith'in bir de Jersey Girl gibi edepli romantik komedilere yaklaştığı ama pek de iyi olmayan denemeleri var. Burada hikayenin kendisi provokatif ama geneline bakılırsa sevimli bir romantik komedi olma denemesinde bir çalışma var. Belki Jason Mewes'in bulunduğu sahneler olmasa da ailecek izlenecek bir tatlı bir iş çıkacakmış ortaya. Ancak gene de onun testislerinin silüeti ile de katkıda bulunduğu filmin az sayıdaki komik sahneleri onlar. Gelenek olduğu üzere en beklenmedik ve ters köşe mizah Mewes ile geliyor Kevin Smith filmlerinde. Geri kalanı birkaç sene önce Jim Carrey'in de oynadığı bir çiftin mali durumları bozulunca beklenmeyen bir yola sapmalarından yola çıkan, sonuçta uzun süredir birbirine açılamayan ama birbirlerine aslında delice aşık olduklarının ortaya çıktığı bir romantik komediye dönüşüyor. Bana ters gelen, çok serbest tiplemeler yaratmasına rağmen hikayenin sonuçta konu çiftin birbirine olan sevgisini o gün diğer kadınla o sahneyi çekmemiş olma, birlikte olmamış olma kıstasına indirgemesi. Bir de maalesef Mewes haricindeki sahnelerin sadece durumun acaipliğine dayanıp mizah içermemesi bir sıkıntı.

Aklımda kaldı; yazılarda bittikten sonra gelecekte kurdukları Zack & Miri yapım şirketi hakkında bir bölüm var. Filmi çekerken edepsiz sözler söylemeye çalışması. Filme isim bulma çalışması "fuckback mountain" "cocunt" "star sex"

Sonuç; idare eder.

25 temmuz günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt1007028/