Arama

romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2010 Cumartesi

Time Traveller's Wife (2009)

** Cıbıl zaman yolcusu **

Konusu şöyle; genlerindeki bir anormallikten dolayı sürekli zamanda yolculuk eden kütüphaneci Henry (Eric Bana) üstüne bir de evlenir.

Ne anladım; Tattoo ile dikkat çeken, Flightplan ile Hollywood'a giriş yapan Robert Schwenke bir acaip film çekmiş. Roman uyarlaması olan bu hikaye Jumper'ı anımsattı ve aynı onun gibi giderek dağılan ve toparlanamayan bir fikir yumağı hissi bıraktı. Adam zamanda yolculuk yapıyor, küçük bir kızla tanışıyor ve zamanla onun gelecekteki karısı olacağını anlıyor ve kur yapıyor, kendi annesinin öldüğü trafik kazasının oraya gidiyor ve kendisine yardım ediyor ama bu yolculuklar kendi kontrolünde değil. Nihayetinde zamanda yolculuk senaryoda fantezi ya da bilimkurgunun bir parçası değil romantizmin herhangi bir nedene dayandırılmayan desteği olarak kullanılıyor ki ben pek kafamda oturtamadım bu yaklaşımı ve ısınamadım. Öyle cıscıbıl zamanda yolculuk yaparsan evlenmesen bile en azından kolay arkadaş edinirsin. Belki bu hikaye kağıt üzerinde iyidir ama film olarak anlam ifade etmiyor.

Aklımda kaldı; polis arabasının arka koltuğuna tıkıldığı sahne. Av sahnesi.

Sonuç; bu nedir yahu

27 şubat cumartesi günü izledik

7 Şubat 2010 Pazar

Up In The Air (2009)

**** We are not swans, we're sharks ****

Konusu şöyle; çalışanlarını işten atmak isteyen ancak bunu kendileri yerine başka bir insan kaynakları şirketine bırakan firmalara Ryan Bingham (George Clooney) ülke içerisinde uçakla seyahat ederek gider ve bu çalışanlarla görüşme yaparak kovar. Ancak artık zaman değişmiştir ve bu işi yapmanın daha teknolojik bir yöntemi denenmektedir. Uçmak dışında bir hayatı olmayan Ryan için bu ölmek gibidir.

Ne anladım; her sene bir izlenesi film çıkartan Jason Reitman'dan bu senenin mahsulü. Senaryolara da el atan yönetmen Clooney'i çok doğru bir rolde kullanıyor. Sahne aralarındaki o bölümün geçeceği şehrin havaalanının havadan görüntüleri Ryan'ın sürekli gözlerinin önündeki manzara. Şehirlerin yukarıdan bakınca o kadar birbirinden farkı da yok. Vera Farmiga'nın canlandırdığı Alex'te hayat arkadaşı olma potansiyeline sıkıca sarılan Ryan'ın sonrasında yaşadığı sürpriz bize de vuruyor aynı şaşırtıcılık ve acıyla. Natalie'nin ise terkediliş biçimi o gözyaşlarının karşısında kahkaha atmamıza neden oluyor.

Aklımda kaldı; J.K. Simmons'un işten atma görüşmesinde Natalie'nin söze karışması, adamın onu feci haşlaması sonrasında Ryan'ın "ama bu senin hep yapmak istediklerini yapman için bir fırsat olabilir" mealinde konuşmasıyla sakinleştirdiği sahne. Ryan ile Alex'in Natalie'ye kendi kuşaklarını anlattıkları sahne. Ryan'ın sunumda yaptığı "sahip olduklarımız arttıkça yavaşlar ve ölürüz" temalı konuşması.

Sonuç; izlenesi

31 ocak pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt1193138/

25 Ocak 2010 Pazartesi

Ugly Truth (2009)

** Erkekler basittir **

Konusu şöyle; kadın erkek ilişkileri konusunda maço ve dobra yorumlarda bulunduğu kısa programıyla dikkat çeken Mike Chadway (Gerard Butler) düşen reytingleri kurtarmak için Abby'nin (Katherine Heigl) yönettiği haber programına transfer olur. Mike, baskın kişiliği yüzünden uzun süreli bir ilişkiye bir türlü giremeyen Abby'e koçluk yapmayı teklif eder.

Ne anladım; daha önce Monster In Law ve 21 uyarlamasını izlediğimiz Robert Luketic'ten gene bir romantik komedi. Butler cinsiyetler üzerine ahkam kesen, "erkekler basittir" temalı kısayol hayat rehberi aforizmalar savuran derinliksiz bir karakteri, Heigl da kendince kurduğu dünyayı aşırı kontrol merakıyla dakik bir şekilde yaşatan ama diğer karakterin gelmesiyle bu muhafazayı bırakıp içindeki küfürbaz bastırılmış kişiliğin de ortaya çıkmasına izin veren değişen kadın karakteri canlandırıyor. İkisi bir arada görüntüyü kurtaran bir çift olmuş. Fena başlamıyor hikaye, özellikle Mike'ın Abby'e erkek arkadaşı kendisine bağlaması konusunda koçluk etmeye başladığı kısım keyifli ama yarısından sonra birden Mike karakterinin bu agresifliğinin sebebinin kıza duyduğu platonik aşk olması gibi bir yola girince hikaye ile yollarımızı ayırıyoruz, bence Mike karakteri çöküyor bu hamle ile. Mizah unsuru olarak güzel bir kadına küfür ettirmek de filmi taşımaya yeterli gelmiyor. Balonlu final ise kelebek gibi konmuş filme. Netice itibarı ile oyuncular değişik ve eğlenceli karakterler canlandırıyor ama sonlara doğru dağılıyor film.

Aklımda kaldı; maçta kulaklık vasıtasıyla ilk buluşmalarına destek verdiği sahne. İlk programında sunucu çifte yaptığı analiz.


Sonuç; olmamış

25 ocak pazartesi gecesi izledik


http://www.imdb.com/title/tt1142988/

30 Ekim 2009 Cuma

Proposal (2009)

*** Ramone ***

Konusu şöyle; çalışanları tarafından nefret edilen sert patron Margaret Tate (Sandra Bullock) Amerika'dan sınırdışı edilme tehlikesi belirince yanında üç yıldır çalışan, sürekli ezdiği asistanı Andrew Paxton'ı (Ryan Reynolds) yeşil kart alabilmek için kendisiyle evlenmesi için tehdit eder. Buna karşılık da Andrew kitabının basılması için yardım etmesini ister. Aile ile tanışmak üzere Andrew'un kasabasına Alaska'ya giderler.

Ne anladım; Anne Fletcher tarafından yönetilen bir Sandra Bullock projesi. Bullock hemen akla Devil Wears Prada'yı getiren kötü patron portresi ile uzun zamandır olmadığı kadar izleyiciyi yakalıyor. Karşısındaki de sevimli ve komik Reynolds olunca ve roller oturunca kimyasal bir eksiği olmayan bir romantik komedi ortaya çıkmış. İki oyuncunun birbirine uyum anlamında sıkıntısı yok ama böyle bir patron işçi ilişkisinden tutkulu bir aşk çıkmasında biraz sıkıntı var, ortalara doğru bu klişeye dönmeyecek hissini verince sonlarda başka yönlere kayabileceğinden umutlanmıştım ama olmadı. Tanıdık oyuncuların canlandırdığı aile bireylerinin bu sevimli portre içerisinde hoş anları var. Toplamda iyi bir eğlencelik.

Aklımda kaldı; kasabanın herşeyi Ramone. Sıtka'daki evleri ve tekneleri.

Sonuç; fena değil

29 ekim 2009 günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt1041829/

12 Ekim 2009 Pazartesi

(500) Days Of Summer (2009)

***** This is a story of boy meets girl. But you should know up front, this is not a love story. *****

Konusu şöyle; tebrik kartları üreten bir şirkette yazar olarak çalışan Tom (Joseph Gordon-Levitt) yönetici asistanı olarak işe başlayan Summer'a (Zooey Deschanel) görür görmez aşık olur. Toplamda beşyüz gün süren ilişkilerinden parçalar halinde neler olduğunu izleriz.

Ne anladım; klip yönetmeni Marc Webb'in ilk uzun metrajı. İlişkiler üzerine yapılmış Annie Hall, Eternal Sunshine, Once gibi modern klasiklerin yanına rahatlıkla alınıp konulabilecek kadar iyi bir anlatı. Bağımsız tadında ama cgi ve kurgu tekniklerini sürekli zorlayan dinamik yapısı, üzerine zamanda bir ileri bir geri zıplaması hafıza üzerine olan hikayeye uygun. Bitmiş bir ilişkinin ardından erkeğin zihninden olayları hatırlamasına tanık oluyoruz, bazı günler güneşli bazı günler puslu. Kırılgan erkek Tom ruh ikizi ve ölümsüz aşk gibi romantik kavramlara küçüklüğünden beri inanmış erkek, Summer kendisini birinin kızarkadaşı olarak nitelendirmeye bile tahammül edemeyen, bir ilişkiye girmeye hiç niyeti olmayan, upuzun saçlarını gözünü kırpmadan kesebilen kız, en başından itibaren de gayet dürüstlükle bunu söylüyor. Parçaları birleştirerek görüyoruz ki zamanla Tom, Summer'ın bu söylediklerini anlamamakta ısrar edip kendisini giderek kaptırırken, kız bugünü yaşamaya devam ediyor. Summer'ın dünyasına çok fazla girmeden Tom ile beraber dolaşıyoruz hep çünkü bu hikaye, tanıştığı kızı ulaşılmaz yerlere koyan ama gerçekte mükemmel çift olmadıklarının farkına varamayan adamın hikayesi. Ayrıldıktan kısa bir süre sonra kızın evlendiği haberini alması ve parktaki kısa konuşmaları da zaten hikayenin ana fikrini özetliyor. Joseph Gordon-Levitt Tom rolünde dans ediyor, içip içip şarkı söylüyor, duygusallaşıyor cıvıyor, kısacası her şeyi yapıyor. Bazı sahnelerde Heath Ledger'ı da çok andıran eleman çok başarılı. Smiths'li soundtrack de de çok iyi şarkılar var (Wolfmother'ın Vagabond'una tenis topuyla ritm tutarak katıldığı ve mimarlık çalışmalarına başladığı ya da müzikal dans sahneleri çok iyi bir müzik kullanımına örnek).

Aklımda kaldı; unutulmaz bir Ikea sahnesi "Hayatım musluk bozuk" Tom'un sinematekte Dolce Vita, Seventh Seal gibi filmlerde kendisini gördüğü sahneler. Sid ve Nancy muhabbeti. Karaoke sahnesi. Aynı Summer montajı üzerine bir onu nasıl sevdiğini bir de ondan nasıl nefret ettiğini anlattığı sahneler. Ekranın ikiye bölündüğü, solda beklenen sağda gerçekleşeni izlediğimiz sahne. "No, Paul, no jobs. I'm still unemployed." "Roses are red, violets are blue... fuck you, whore."

Sonuç; mükemmel

11 ekim pazar günü Capitolde izledik

http://www.imdb.com/title/tt1022603/

25 Eylül 2009 Cuma

Ghosts of Girlfriends Past (2009)

*** Love is magic comfort food for the weak and uneducated! ***

Konusu şöyle; mümkün olduğu kadar çok sayıda kadınla birlikte olmak gibi bir yaşam felsefesine sahip olan fotoğrafçı Connor Mead (Matthew McConaughey) kardeşi Paul'un (Breckin Meyer) düğünü için eve döner, ancak amacı onu bu yanlış karardan vazgeçirmektir. Düğünün organizatörlüğünü çocukluk arkadaşı Jenny'nin (Jennifer Garner) yaptığı malikane Connor'un yakınlarda ölen amcası Wayne'e (Michael Douglas) aittir ve kısa bir süre sonra kendisine tüm kalbini kırdığı kız arkadaşlarını izleten hayaletler görmeye başlar.

Ne anladım; fantastik film geçmişi olan Mark Water'ın bu hikayesi de bir noel hikayesi gibi isimlerle bildiğimiz yaşamının bir döneminde geçmişinde yaptığı kötülüklerle yüzleşen ve geleceğini yapayalnız sevilmeyen biri olarak tamamlayacağının farkına varan adamı anlatıyor, ama bu şablonu bir aşk hikayesine uyguluyor. Açıkçası fragmanından bile her şeyini anlayabildiğimiz ve gereksiz görünen bir hikaye bu ama olumlu yanları sayesinde izleniyor. Öncelikle Douglas'ın yarattığı amca karakteri iyi özelliklerinden. Diyaloglar hiç fena değil. Senaryoda karakterin değişimi gibi noktalar çok üstünkörü olmasına ve Brad karakterinin önemli bir çatışma yaratacağını düşündürürken aniden ortadan yokolması gibi falsolara rağmen en azından şimdiki zamanın çok dışına çıkmaması ve fantastik öğelerin çok göze sokulmadan bütünlüğe katılması gibi başarıları da var. Breckin Meyer yüzünden sanırım, Connor pençeleri olmayan bir Garfield'ı hatırlatıp durdu bana.

Aklımda kaldı; Time After Time eşliğinde romantik montaj. Gökten dökülen eski sevgililerin gözyaşları, peçeteleri ve kullanılmış prezervatifler.

Sonuç; felaket değil

24 eylül perşembe gecesi izledik

24 Ağustos 2009 Pazartesi

I Love You, Man (2009)

**** Slapping the bass! Slappa da bass! Slappa da bass mon! Slappa de bass mon! ****

Konusu şöyle; Zooey (Rashida Jones) ile evlenmek üzere olan emlakçı Peter Klaven (Paul Rudd) hiç erkek kankası olmayan, kadınlarla iyi anlaşan biridir. Düğününde bir sağdıcı olabilmesi için kalan kısa sürede kendisine bir erkek bulmaya çalışır. Sonunda Sydney Fife'ı (Jason Segel) bulan Peter ile aralarındaki ilişki öyle bir hale gelir ki Zooey ile ilişkisi bozulur.

Ne anladım; daha önce Along Came Polly'sini izlediğimiz, Meet The Parents serisinin de yazarlarından John Hamburg'un bu komedisi türü tersyüz eden bir hikayeden çıkıyor. Beraber kankaların yaptığı şeyleri yapabileceği "hayatının erkeği"ni arayan erkek, Turk'ünü arayan J.D. teması üzerine kurulan hikayenin ilk bölümünde internetten ve tanıdıklarının vasıtasıyla ruh eşini arayan bir yalnızın ters açıdan hikayesini izliyoruz. İkinci bölümde ise Sydney isimli hayal kahramanı gibi bir adamla ilişkilerinin gelişmesi ve Peter'in kendisini bu duruma kaptırmasının sonuçlarını izliyoruz. Peter'in evliliğe giden ilişkisini bir kenarda tutmayı başarıp erkeğin bambaşka bir ihtiyacı üzerine tutarlı analizlerle sürüyor film. Jason Segel da Paul Rudd'da sağlam bir ikili oluşturuyor. Eşcinsel kardeş, en iyi arkadaşı baba, spor salonundaki tipler derken bir düğündeki en acaip sağdıç adayları listesinin karizmatik yürüyüşü de cabası.

Aklımda kaldı; Rush konseri, finalde beraber limelight'ı çaldıkları sahne. Sydney'in "Man Cave"i

Sonuç; gayet iyi

21 ağustos cuma gecesi

http://www.imdb.com/title/tt1155056/

28 Temmuz 2009 Salı

Last Chance Harvey (2008)

*** Dustin mi minyon Emma'mı kalıplı ***

Konusu şöyle; caz piyanisti olma hayalini gerçekleştiremeyip reklam müziği yazarı olabilmiş ama artık yerini gençlere bırakması beklenen Harvey (Dustin Hoffman) uzakta yaşadığı kızının düğününe gitmek için haftasonu Londra'ya gelir. Burada işinden kovulduğunu, kızının üvey babası tarafından damada verilmek istediğini öğrenen Harvey, bir havaalanında yolcularla anket yapan, duygusal yaşamında kimsesi olmayan, halen annesi ile yaşayan Kate Walker (Emma Thompson) ile tanışır.

Ne anladım; Joel Hopkins bu biri İngiliz biri Amerikalı, ikisi de orta yaşlarını geçmiş ama yaşamlarında huzuru bulamamış çift adayının hikayesini anlatırken çok sağlam iki oyuncu ile çalışmak gibi bir şansa sahip. Karakterlerin de çıkış noktaları gayet iyi, öyle ki herhalde 50 yaş üstü Before Sunrise izleyeceğiz beklentisi yaratıyor. Ama maalesef hikaye ilerlemeye başladığında ilk yakınlaşma sırasındaki kıvrak dialoglardan uzaklaşıp durumlara odaklanan anlatı izleyiciyi de avucundan kaçırıyor, çünkü bu durumlarda çok fazla bilindik durum var. Bir kıyafet deneme sahnesi, müzik eşliğinde geçiştirilen yürüyüşler, kurs sahneleri, anne karakterinin yan komşuyu pencereden gözleyip katil olduğunu düşünmesi gibi kısımlarla dolu kolaycı senaryo tatmin etmiyor. Bu yüce oyuncuları sıradan insanları canlandırırken izleme şerefi de yeter diyebiliriz ama fazlası olsa fena olmazdı.

Aklımda kaldı; düğündeki konuşma. Kate telefonu şimdi konuşamam diye kapatır. "Bu hareketinden umutlanmalı mıyım?" Kate hafifçe gülümser "Bundan daha büyük bir gülümseme gerek"

Sonuç; idare etmez maalesef.

30 temmuz günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt1046947/

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Zack And Miri Make A Porno (2008)

*** Granny Pants ***

Konusu şöyle; çocukluklarından beri yakın arkadaş olan Zack (Seth Rogen) ve Miriam (Elizabeth Banks) aynı evi de paylaşmaktadırlar. İyice parasız kaldıklarında akıllarına bir porno film çevirmek gelir. Kameralar önünde bir şey hissetmeden birlikte olup etkilenmeden yaşamlarına devam edebileceklerini düşünürler.


Ne anladım; acaip karakterlerden bir evren yaratan ve bunlara sık sık dönen yönetmen Kevin Smith'in bir de Jersey Girl gibi edepli romantik komedilere yaklaştığı ama pek de iyi olmayan denemeleri var. Burada hikayenin kendisi provokatif ama geneline bakılırsa sevimli bir romantik komedi olma denemesinde bir çalışma var. Belki Jason Mewes'in bulunduğu sahneler olmasa da ailecek izlenecek bir tatlı bir iş çıkacakmış ortaya. Ancak gene de onun testislerinin silüeti ile de katkıda bulunduğu filmin az sayıdaki komik sahneleri onlar. Gelenek olduğu üzere en beklenmedik ve ters köşe mizah Mewes ile geliyor Kevin Smith filmlerinde. Geri kalanı birkaç sene önce Jim Carrey'in de oynadığı bir çiftin mali durumları bozulunca beklenmeyen bir yola sapmalarından yola çıkan, sonuçta uzun süredir birbirine açılamayan ama birbirlerine aslında delice aşık olduklarının ortaya çıktığı bir romantik komediye dönüşüyor. Bana ters gelen, çok serbest tiplemeler yaratmasına rağmen hikayenin sonuçta konu çiftin birbirine olan sevgisini o gün diğer kadınla o sahneyi çekmemiş olma, birlikte olmamış olma kıstasına indirgemesi. Bir de maalesef Mewes haricindeki sahnelerin sadece durumun acaipliğine dayanıp mizah içermemesi bir sıkıntı.

Aklımda kaldı; yazılarda bittikten sonra gelecekte kurdukları Zack & Miri yapım şirketi hakkında bir bölüm var. Filmi çekerken edepsiz sözler söylemeye çalışması. Filme isim bulma çalışması "fuckback mountain" "cocunt" "star sex"

Sonuç; idare eder.

25 temmuz günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt1007028/

19 Haziran 2009 Cuma

Easy Virtue (2008)

*** Meet The Whittakers ***

Konusu şöyle; Whittaker ailesinin tek erkek oğlu John çıktığı geziden Amerikalı otomobil yarışçısı Larita (Jessica Biel) ile evlenmiş olarak döner. Gelenekçi İngiliz ailenin özellikle annesi (Kristin Scott Thomas) bu durumu savaş ilanı olarak algılar.

Ne anladım; Stephan Elliott yazarlar arasında da yer aldığı bu 30'larda geçen klasik romantik komedi olarak adlandırılabilecek filmin yönetmeni aynı zamanda. Romantik komedi deyince 80'ler sonrasının sonu başından belli Meg Ryan'lı filmlerini kastetmiyorum. Daha eski bir zaman ama daha modern sorunlar var burada. Larita'nın yeni genç kocasından bile gizlediği sırları olan bir önceki evliliği var. Birinci dünya savaşından neredeyse tüm tanıdıklarını hem de kendi sorumluluklarından dolayı kaybetmiş olarak dönen bir baba, oğlunun evliliğine sonradan finansal endişeler olduğunu anladığımız çekinceleri olan anne karakterleri de sıradışı. Biel daha önceki filmlerine bakılarak değerlendirilmemesi gereken bir rolde. "IT Crowd"un Jen'i ailenin saplantılı kızı rolünde oynuyor. Ayrıksı finaliyle de ne klasik ne modern, pek alışık olmadığımız güzel bir tat bırakan bu keyifli film "sex bomb" gibi parçaların çok değişik yorumlarıyla da değişik bir ses bandına sahip.

Aklımda kaldı; Larita'nın motorsikletle tilki avına katıldığı sahne. Tanıştıkları yarış ve izleyicilerin göründüğü geri dönüş sahneleri.

Sonuç; izlenir

18 haziran günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0808244/

9 Haziran 2009 Salı

He's Just Not That In To You (2009)

** İlgilenmiyor işte anlasana **

Konusu şöyle; birbirine teğet geçen yaşamlara sahip dokuz karakterin kadın erkek ilişkilerinde yaşadıkları problemler.

Ne anladım; çok satan bir kitaptan yapılan uyarlama Ken Kwapis tarafından çekilmiş. Scarlet Johansson, Ben Affleck, Jennifer Aniston gibi kendi başlarına bir filmi götürebilecek 4.5 çift işinin ehli oyuncu ana karakterleri canlandırıyor. Hikayenin amacı ilişkilerde erkeklerin söylediklerinin ve davranışlarının kadınlar tarafından nasıl farklı algılanabildiğini örnekler üzerinden anlatmak, biraz işleri o kadar da karmaşıklaştırmayın genelde işler göründüğü gibidir, çok seyrek istisnalar ortaya çıkar demek. Yıllardır bir arada olan ama erkeğin evlenmeye yanaşmaması yüzünden ayrılma noktasına gelen çift ve uzun süren bir evliliğin ardından kopmak üzere olan evliliğin hikayeleri iki çatı demirini oluşturuyor hikayenin. Gigi'nin hikayesinin merkezde olduğu hissini bir türlü verememesine rağmen bu iki hikaye ile bir yol oluşturabiliyor en azından. Aralarda fikir cümleleriyle bölümlere ayrılmış bir yapı kurulmaya çalışılmış gibi ama senaryo karakterleri sadece söylemek istedikleri için gerektiğinde konuşturacak figürler olarak kullandığından hepsi birleştirip bir bütün oluşturmuyor.

Aklımda kaldı; Ben'in markette karısına başkasıyla yattığını söylediği sahnede, öncesinde niyetiyle ilgili hiç bir anlatım yapılmamasına rağmen asıl beklentisinin karısının öfkelenip kendisini terk etmesi olduğunu söze dökülmeden anlıyoruz. Finalde tüm olanlardan sonra Neil'in evlilik teklif etmesi en mide bulandırıcı vasatlığı filmin. Barrymore'un karakterinin tek işlevi günümüzde bir çok iletişim aracıyla bombardıman altında kalıp gerçekten iletişemediğimizi söylediği bir monolog.

Sonuç; eh işte.

8 haziran günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt1001508/

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Twilight (2008)

** So, you and Cullen... I don't like it. He looks at you like you're something to eat. **

Konusu şöyle; Bella (Kirsten Stewart) bir süre yanında kalmak üzere babasının yanına taşınır. Buradaki lisede başlayan Bella, kimsenin yanlarına yaklaşmadığı soluk benizli Cullen ailesinin yakışıklı oğlu Edward (Robert Pattinson)'a önce ilgi duyar, sonra giderek tutkulu bir şekilde aşık olur. Bu ailenin vampir olması da kızı hiç etkilemez.

Ne anladım; çok satan roman serisinden filme çekilen bu ilk film sonrakilerin de ardında geleceğinden emin bir ticari girişim. Sonsuz aşk kavramını bir çekici, yakışıklı vampir ve onunla birlikte olmak için en kötüsünü göze alabilecek kadar seven bir genç kız ikilisi üzerinden ele alan hikaye en iyi ihtimalle fantastik bir arkası yarın olarak nitelendirilebilir. Bir olaydan çok durumu anlattığı söylenen kitapları sevenler için hayalgücünü canlı olarak izleme fırsatı ile kitabın yanında ilginç olabilir ama pek ilgi çekmeyen hikayesi ve uzun süresi içine girmeyi zorlaştırıyor.

Aklımda kaldı; ışık hızıyla arabadan kurtarma sahnesi.

Sonuç; olmamış

3 mayıs pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt1099212/

3 Mayıs 2009 Pazar

Cafe Metropole (1937)

*** That's the trouble with a flawless plan! There's always a flaw in it! ***

Konusu şöyle; mal varlığını kaybetmiş genç Amerikalı Alexis (Tyrone Power) bir kumar oyununda Cafe Metropole sahibi Victor'a (Adolphe Menjou) sahip olmadığı yüklü bir parayı kaybeder. Buna karşılık Victor ondan gelecek olan zengin aileye karşı bir Rus mirasyedi rolünü oynamasını ister. Ailenin kızı Laura (Loretta Young) ondan çok etkilenir ve kısa sürede evlenmeyi kafasına koyar.

Ne anladım; Edward Griffith'in yönettiği klasik romantik komedilere şık bir örnek. Kimliğini gizleyen ve bundan suçluluk duyan erkek karakter, zengin ailenin şımarık kızı, babacan burjuva gibi bu türün temel karakteristiklerini barındıran hikaye eğlencelik vasfını hakediyor. Sonradan büyük şöhretler haline gelen iki oyuncunun ilk dönemine ait bir belge olarak da değerlendirilebilecek olan filmde senaryo da çok üst düzey olmasa bile sıkmadan ilerliyor, en azından aşırı dramatizasyondan kaçan abartıdan uzak havası ile rahatsızlık vermiyor. Başlangıçta olaylara sebebiyet veren çekin en sonuna kadar kullanılması gibi faziletleri de var.

Aklımda kaldı; Power'ın aksan taklitleri, sonra bu aksanı kaçırınca "Aksanım gelir, gider, gelir gider.." deyişi.

Sonuç; eğlencelik

1 mayıs günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0028676/

16 Mart 2009 Pazartesi

Ballad Of Cable Hogue (1970)

**** Butterfly mornings And wildflower afternoons ****

Konusu şöyle; çetesinin diğer iki üyesi tarafından çölün ortasında ölüme terkedilen Cable Hogue (Jason Robards) hayatını kurtarmak için yürüdüğü yolda bir su kaynağı bulur. Bu toprağı satın alan ve at arabaları için bir şehirlerarası konaklama yeri haline getiren Hogue'un aklında sadece o iki adamın bir gün geleceği ve intikamını alacağı vardır.

Ne anladım; Sam Peckinpah'ın filmi motorlu arabaların ortaya çıkmaya başladığı dönemin hemen öncesinde geçen bir güzelleme. Erkek filmlerinin yönetmeni bu filminde şiddetin dozunu düşürüyor ve lirik bir anlatımı tercih ediyor. Kısa sürede bir rahip ve fahişe ile dostluk kuran Hogue karakteri Jason Robards'ın en baba rolü oluyor. Yavaş yavaş zamanın geçersiz hale getirdiği bu ilginç karakterin kurduğu bu yakınlıklarla din ve cinsellik bağlamında da zenginleşen hikaye son kısmında herkesin şaşkınlıkla karşıladığı otomobillerin ortaya çıkışıyla modernleşmeye bağlamında da yaşamını sorguluyor. Abartılı ve yapay bir film hissi vererek başlayan ancak sonlarına doğru daha derin anlamlara ulaşan, yönetmenin incelikli bir çalışması. Richard Gillis imzalı akustik parçalar, özellikle "Wait For Me Sunrise" ve "Butterfly Mornings" filme kişilik katıyor.

Aklımda kaldı; yılanları adamların bulunduğu çukura attığı sahne. İki dönümlük toprağı aldığı sahne.

Sonuç; güzel

14 mart cumartesi


10 Mart 2009 Salı

Revolutionary Road (2008)

***** You want to play house you got to have a job. You want to play nice house, very sweet house, you got to have a job you don't like. *****

Konusu şöyle; çocuklarının olması ile birlikte taşrada bir evde yaşayan Wheeler çifti gençliklerindeki hayallerini rafa kaldırmış ve boş yaşamlar sürmektedirler. Frank (Leonardo DiCaprio) bu durumu kabullenmiş ve boyun eğmiş gibi görünürken April (Kate Winslet) kocasına işi bırakıp Paris'e taşınmalarını, kendisinin çevirmenlik yaparak geçimlerini sağlayabileceğini ve bu sırada Frank'in hayatta ne yapmak istediğine karar vermek için bolca vakti olabileceği bir değişiklik teklif eder.

Ne anladım; American Beauty'nin yönetmeni Sam Mendes aradan birkaç film geçtikten sonra bıçakları daha bir bilenmiş olarak aynı bölgeye dönüyor. Hours'u anımsatan havası ile karamsar bir film. Toplum tarafından dayatılan evlen, ev satın al, çocuk yap ve yaşamını bu döngüyü ayakta tutmak için gerekecek parayı kazanmak için nefret ettiğin bir işte çalışarak tüketerek harca kıskacının cicili bicili adı olan Amerikan Rüyasını daha da acımasızca deşiyor bu sefer Mendes. Emlakçının akıl hastası olduğu gerekçesiyle hastanede tutulan ve elektrikle beyni kızartılarak şeytan çıkartır gibi kurtarılmaya çalışılan yeğeni John Givings bu çiftin ne yapmaya çalıştığını anlayan tek kişi. En yakın dostları Campbell'ların çiftin tasarılarını anlattıklarında hortlak görmüş gibi çarpılmaları, ya da Frank'in işteki arkadaşlarına tasarılarını anlatırken "neden işten ayrılmadan hayallerini gerçekleştirmiyorsun" gibi dangalak sorularıyla problemi kalbinden yakalıyor. "Çünkü bir gökdelenin onbeşinci katında hayallerini gerçekleştirmen mümkün değil". Sistemin bu seyrek karşılaşılan cesur harekete yanıtı ise daha yüksek bir maaş ve daha cilalı bir kariyer teklifi ile prangaları biraz daha büyütmek oluyor. Erkeğin zaten kendi ateşlemeye yüreğinin yetmediği bu ataktan vazgeçmesi kolay olurken kadının çaresizlik ve umutsuzluk içerisinde debelenmesi sadece bataklığa tamamen gömülmesine sebep oluyor. Givings'in analizleri filmin en gerilimli ve keyifli anlarını yaratırken her iki oyuncu da çok sağlam karakterler yaratmış ve sağlam kavgalar çıkartmış olarak görevlerini yapıyorlar.

Aklımda kaldı; en vurucu cümle Givings'den "I'm glad I'm not gonna be that kid" Sabah işe giden Frank'in girdiği takım elbiseli adam seli.

Sonuç; mükemmel

7 mart ctesi günü izledik. Capitol'de

http://www.imdb.com/title/tt0959337/

17 Şubat 2009 Salı

The Curious Case Of Benjamin Button (2008)

**** We all end up in diapers ****

Konusu şöyle; çok yaşlı bir bedende dünyaya gelen ve bu sırada annesi de yaşamını yitiren bebek babası tarafından bir huzurevinin kapısına bırakılır. Burada evin yardımcısı tarafından büyütülüp annelik edilen Benjamin'in (Brad Pitt) normal bir insanın tersine her geçen gün gençleştiği görülür.

Ne anladım; kısa bir öyküden Eric Roth tarafından uyarlanan senaryo David Fincher tarafından aktarılmış. Çok geniş olanaklar vaadeden bir fikirden yola çıkan senaryo hikayenin çatısını bir aşk hikayesi üzerine inşa edince yenilikçi olma şansını kaybeden klişe yüklü bir yola saplanmış. Hastanede ölmek üzere olan yaşlı bir kadının kızına anlattığı anılar gibi Titanik de dahil çok benzerini gördüğümüz bir anlatım aracını kullanması hiç yakışmamış. Filmi zorlama bir şekilde epik yapma çabaları da, sarhoş kaptan, kısa boylu zenci karakterleri ile izleyicinin filmle bağ kurmasını çok kolaylaştırmayan yan hikayeleri de hikayenin iyice sığlaşmasına sebep oluyor. Hayatta başına neler geleceğini bilemezsin gibi boş özlü sözleri de çok kullanması sıkıcı. Bunların yanında çok olumlu yönleri de var; filmin önüne çıkmayan ama mükemmel şekilde destekleyen görsel efektler hiç bir anında gördüklerimizin yapay olduğunu düşündürmüyor. Tüm bir görsel efekt teknolojisinin nihayetinde bunları bu kalitede yapabilmek için geliştirildiğini düşündüm izlerken. Brad Pitt de oyunculuk ve tip olarak filmin vaadettiği zor yükü kolayca sırtlıyor. Netice itibarıyla yaşam, ölüm ve hayatta yapabileceklerimiz üzerine bir şeyler söyleyen yer yer etkileyici bir çalışma.

Aklımda kaldı; Tilda Swinton'ın canlandırdığı Abbott karakteri ile gece buluşmaları filmin en incelikli sahneleri. Üzerine yedi yıldırım düşen adam. Our lives are defined by opportunities, even the ones we miss.

Sonuç; bir kez denenir.

15 şubat pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0421715/

9 Şubat 2009 Pazartesi

My Blueberry Nights (2007)

*** Yabanmersini geceler ***

Konusu şöyle; erkek arkadaşının yemek yedikleri kafeye kendisinden başkasıyla gittiğini anlayarak aldatıldığını farkeden ve ondan ayrılan Elizabeth (Norah Jones) kafenin sahibi Jeremy'e (Jude Law) dairelerinin anahtarını bırakır. Bu şekilde birçok anahtarı kavanozunda saklayan Jeremy hiçkimse sipariş etmemesine rağmen hergün yeni bir yabanmersinli pasta yapan romantik bir adamdır. Sohbetler ve pastayla geçen bir sürenin sonunda Lizzy kendisini toparlamak için New York'dan Memphis ve Nevada'ya giden bir yolculuğa çıkar.

Ne anladım; Kar Wai Wong'un tamamı İngilizce çektiği ilk film. 2046 ile başlayan son döneminden pek tat alamadığım yönetmenin Chungking Express'i anımsatan bu çalışmasında aşkı sorgulayan bir kadının uzun bir yolculuğa çıkması, yolda karşılaştığı karakterlerle ilişkileri sonucunda yaşadığı deneyim ve ruhsal etkilenimi tipik Kar Wai temalarından. Her ne kadar tatlılar üzerine bir çekicilik ve görsellik vaadetse de asıl duygusal etkisini renkler aracılığıyla yapmaya çalışıyor ve Darius Khondji kafede geçen her anı bir duygusal bombardımana çeviriyor ancak abartılı kaçıyor. Lizzy'nin Memphis'de tanıştığı aradığını bulduğu düşüncesiyle evlenen ancak bir süre sonra gerçekleri farkeden Sue Lynn (Rachel Weisz) ile terkedilen ancak unutamadığı için kendisini içki ile kaybetmeye çalışan Arnie'nin (David Strathairn) hikayesi, bu iki oyuncunun ustalıklarıyla en lezzetli bölüm. Natalie Portman'ın Leslie'si ise Law ile Jones gibi izleyiciyle çok iyi bağ kurabilen karakterler olamadan kalıyor. Ancak Jeremy'nin kafesi "ben de böyle bir şey açsam" isteği veriyor, Norah Jones'da her ne kadar oyuncu olarak pek bir katkı sağlayamasa da (Sue Lynn ile sokakta yan yana oturdukları sahnede Weisz döktürürken yanında öyle ben otursam "ne işim var benim burada" diye düşünürdüm) tema müziği ile üzerine düşeni yapıyor. Bu yollardan daha önce geçtiğini bildiğimiz yönetmene mekan değişikliği yaramamış, başladığı noktanın bile biraz gerisine düşmüş.

Aklımda kaldı; Klyuch isimli kafe. Finaldeki pasta kremalı öpüşme sahnesi. Kavanozdaki anahtarlar. "Yabanmersinli pastaların bir kusuru yok, sadece insanlar başka seçimler yapıyorlar. Yabanmersinli pastaları suçlayamayız, yalnızca... hiçkimse ondan istemiyor" teması.

Sonuç; yönetmene bakmazsak idare eder.

7 şubat cumartesi günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0765120/

26 Ocak 2009 Pazartesi

Vicky Cristina Barcelona (2008)

**** Only unfulfilled love can be romantic ****

Konusu şöyle; iki Amerikalı kız arkadaş yaz tatillerinin iki ayını geçirmek üzere Barcelona'ya gelirler. Vicky (Rebecca Hall) ilişkilerinde düzen ve güven arayan gelenekçi birisidir ve Katalan geleneklerini araştırmaktadır. Daha özgürlükçü ve maceracı olan Cristina (Scarlett Johansson) birisinden yeni ayrılmıştır ve hayatta ne yapacağına karar vermeye çalışmaktadır. Çalkantılı bir evliliği yeni sonlandırmış olan egzantrik ressam Juan Antonio (Javier Bardem) ikiliye bir tatil kasabasına gezi, güzel yemekler ve hep birlikte geçirilecek bir gece teklif eder.

Ne anladım; Woody Allen'ın filmografisindeki "ilişkiler" kategorisine yeni bir ek. Amerikalı karakterleri Avrupa'nın dalgalarına bırakan yönetmen filmin bir yerinde de belki kendi son dönemde avrupaya taşıdığı üretim sürecinin bir yargılamasını ya da analizini yapıyor. Gelenekçi yaşam tarzının materyalist izdüşümünün insanı sınırlayan, hapishane yaratan katı dünyasına karşı daha şeffaf, nefes almaya, düşünmeye daha müsait, sanatla, cinsel özgürlükle içiçe bir başka dünyanın varlığını karakterlerine doyasıya yaşatarak izleyicisine de minik bir kaçamak yaşatıyor. Fona aldığı şehiri tüm turistik noktalarını büyük bir verimle kullanarak seyirciyi iyice imrendiriyor. Müziklerin çeşitliği az olmasına rağmen çok hoş. Entre Dos Aguas'ın çok yakıştığı, Asturias'ın doğal geldiği ses bandında tema şarkısı bir gypsy caz parçası Barcelona nefis. Mizahın arkaplanda kaldığı, oyuncuların ve karakterlerin ön plana çıktığı film Hannah And Her Sisters ya da Husbands And Wives tadında diyebilirim. Başroldeki iki kadın oyuncunun benzerlikleri dikkat çekiciyken Bardem çok karizmatik, eski karısı rolündeki Penelope Cruz ile çok inandırıcı bir ikili oluşturuyor.

Aklımda kaldı; Cristina'nın gitmesinden sonra eski karı kocanın sokaktaki kavgası. Vicky ile evlenmek üzere olan Doug buram buram para ile herşeyin hallolacağını düşünen bir karakteri hissettiriyor. Maria Elena'nın kurşun yağdırarak ortama daldığı sahne.

Sonuç; izlenmez mi yahu?

25 ocak pazar günü izledik.

http://www.imdb.com/title/tt0497465/

17 Ocak 2009 Cumartesi

Elegy (2008)

*** Issız profesör ***

Konusu şöyle; David Kepesh (Ben Kingsley) okulda öğretim üyeliği yanında bir televizyon programında da kitap eleştirileri yapan tanınmış bir kültür adamıdır. Otuz yıl önce karısı ve çocuğunu terk etmiş, cinsel özgürlüğe inanan ve yaşamını buna göre düzenleyen profesör, okul dönemi içinde gözüne güzel öğrencilerinden birini kestirir, dönem bitip akademik sorumluluğu sona erince evinde verdiği bir yıl sonu partisinde etkileyici konuşmalarla avını etkilemeye ve ilişkiye girmeye çalışır. Ancak son hedefi Consuela'ya (Penelope Cruz) hiç tahmin etmediği ölçüde bağlanır.

Ne anladım; Philip Roth'un bir romanından uyarlanan senaryo Isabel Coixet tarafından çekilmiş. Çok tartışılan konular ve karakterlerle bezeli agresif romanlar yazan Roth'un kaleminden çıkan şövenist erkeği Kingsley her zamanki gibi sağlam oynuyor. Yaşlılığın ve ölümün yaklaşması ama buna karşın can havliyle debelenerek evcilleşmeyi kabul etmemeye çalışan profesörün yanında en yakın arkadaşı George O'Hearn'ı canlandıran Dennis Hopper dostunun kendisini fazla kaptırmadan ilişkisini sadece cinsellikle sürdürmesini ve saplantı haline getirmemesini sağlamaya çalışıyor. Bunun gibi ana karakterin etrafında yer alan uzun süreli partneri Carolyn, aralarındaki ilişki sıcak olmasa da arada dertleşmeye gelen oğul karakterleri de iyi bir ruhsal örgü oluşturuyor. Ancak finalin aşırı dramatik noktalara yönlenmesi filmin ton bütünlüğü sarsıyor gerçi böyle vurgulu bir son olmasa "ee noldu şimdi" diyebilirdik.

Aklımda kaldı; en azından gözle görülebilir anılar haline gelmesi için Consuela'nın çıplak fotoğraflarını çekmesi.

Sonuç; idare eder.

16 ocak cuma günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0974554/

7 Aralık 2008 Pazar

Harold And Maude (1971)

***** I know what it is to be young *****

Konusu şöyle; zengin annesiyle yaşayan Harold (Bud Cort) sürekli intihar denemeleri sahneleyerek annesinin dikkatini çekmeye çalışır. Sahip olduğu cenaze arabasıyla tanımadığı insanların cenazelerine katılmak en büyük hobisi olan genç adam bunlardan birinde sekseninci yaşını kutlamasına birkaç hafta kalan hayat dolu Maude (Ruth Gordon) ile tanışır.

Ne anladım; en çok Being There ile bilinen Hal Ashby'nin ilk filmlerinden biri, sıradışı bir romantik komedi. Sahip olduğu servetin sayesinde rahat yaşayan ama varoluşsal problemlerin sahibi Harold ile yaşamının son dönemine gelen ama her anın kıymetini bilen Maude elbette çok irrasyonel ama anlamlı bir ikili oluşturuyorlar. Pesimizmin karşısında saf değil de umursamaz bir iyimserliği koyan ve Harold'ı etkileyen Maude, Bucket List'in varamadığı derinliklerde rahatça nefes alıyor. Sonuçta hayatın hakettiği değeri vermek için ölümcül bir hastalık illa ki gerekli değil, ölümün varlığı ve kaçınılmazlığı da tek başına yeterli olmalı. Psikanalizle, dinle ve toplumsal zorunluluklarla ironisini kurarken Bud Cort'un bebek yüzü sayesinde karakterin oyunlarına dahil olmak da kolaylaşıyor. Ses bandında Robert Altman'ın Mccabe de Cohen'i kullanmasına benzer şekilde Cat Stevens şarkılarının mükemmel kullanımı var, o dönemin modası sanırım.

Aklımda kaldı; giriş jeneriğinde mumları yakarak ortam hazırladığı şaşırtıcı giriş ve finalde banjo çalıp dansederek bitiriş mükemmel. Elemanın kurguladığı ölümler, özellikle annesinin yeni bir kızla tanıştırmasının hemen ardından örtüsü ile bahçeye çıkıp kendisini ateşe verdiği sahne. Ağacı doğaya kaçırdıkları sahnede trafik polisiyle olayları.

Sonuç; mükemmel

7 aralık pazar günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0067185/