Arama

müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2010 Pazartesi

Taking Woodstock (2009)

**** Woodstock ruhu ****

Konusu şöyle; iç mimarlık kariyerini bırakıp ailesinin Catskills'deki batmak üzere olan motellerinde onlara yardım için çalışan, yörenin ufak ticaret odasının başında yer alan ve her sene kendince kasaba halkına çayırda plak çalarak müzik festivali düzenleyen Jake Teichberg (Henry Goodman) büyük bir festivalin düzenleneceği Walkill kasabasının son anda şehirlerinin hippilerin basmasından çekindikleri için olayı iptal ettiklerini öğrenince finansal sorunlarını aşmak için festivali düzenleyenlere konserleri kendi kasabasında yapmalarını önerir.

Ne anladım; eşcinsel filmlerinin unutulmaz yönetmeni olma yolunda ilerleyen Ang Lee 1969 un en önemli olaylarından Woodstock'u anlatıyor. Konserin herhangi bir müzikal anını sunmayan, bu olayın kendisi kadar ilginç hazırlanış öyküsüne odaklanan hikaye olayların kahramanının kendi yazdığı otobiyografik kitaptan uyarlanmış zaten. Önemli bir milata ve bir neslin simgesine dönüşen Woodstock olayını bir adamın yaşadıkları paralelinde anlatan çalışma o zamanda oralarda takılıyor olmanın nasıl bir şey olduğu hissini başarıyla veriyor zaten amacı da o. Kim oraya gelmiş, sahneye çıkmış oyuncularla göstermekten ziyade onlar hakkında konuşan katılımcıları izlemek hakkında film zaten öbürü ile ilgili yapılmış bir sürü film ve kayıt var. Bir de filmi yeterince komik olmayan bir komedi olmakla suçlayan eleştiriler gördüm ki tamam tür olarak komedi sınıfında yer alabilir ama o amaçla değerlendirmek gereksiz. Goodman başrol için çok sıradan görünümlü ama bu hikaye için o görünüm tam uyuyor, fakirlikten ölüm gibi korkan anne rolünde Imelda Staunton çok iyi.

Aklımda kaldı; Vw deki çiftle yaşadığı asit deneyimi ve ardından konser alanını dalgalanarak gördüğü sahne bir belgeselin verebileceğinin ötesinde gerçekliğe sahip. Anne babanın sihirli kekleri.

Sonuç; hoşuma gitti

23 ocak pazartesi

24 Ağustos 2009 Pazartesi

The Soloist (2009)

*** Gene Jamie Foxx müzisyen, Robert Downey Jr. gazeteci ***

Konusu şöyle; Los Angeles'lı gazeteci Steve Lopez (Robert Downey Jr.) hikaye ararken Juliard'da eğitim gördüğünü söyleyen iki teli kalmış bir kemanı çalmaya çalışan ve kontrolsüzce konuşan Nathaniel Ayers (Jamie Foxx) ile karşılaşır.

Ne anladım; iki sene önce Atonement ile ödüllere adaylıklar kazanan Joe Wright'ın sonraki bu filmi gerçekten yazar Steve Lopez'in kitabından uyarlanmış. Öncelikle Lopez'in geçirdiği bir kazayı görüyoruz, ağzı burnunun dağıldığı bu kazanın ardından gazetesine döndüğünde boşandığı karısının da aynı yerde çalıştığını hatta patronu olduğunu ve iş hayatının mekanik ve karanlık dünyasına tanık oluyoruz. Hikaye arayışında karşılaştığı evsiz ise müziği içten yaşadığı belli olan biri ve onun bu tutkusunu Steve'de hissediyor. Ona istediğine biraz olsun yaklaşmak konusunda yardımcı olmaya çalışıyor. Oyunculuklarla ilgili bir sorunu olmamasına rağmen ister istemez filmi Shine ile karşılaştırdım ve derinlik anlamında ona yaklaşamayan bir film bu. Yalnız Lamp isimli yardım kuruluşu ile arka sokaklar o kadar güçlü anlatılmış ki sırf bu kısım üzerine çok güçlü bir belgesel çıkabilirmiş. Simge kullanımında da görünenin daha fazlasını anlatıyor hissi vermesine rağmen filmin sonuna yaklaşıldıkça tatmin etmiyor. Düşmüş bir müzisyenin yeniden keşfi desem değil, evsizlere dikkat çekmeye çalışıyor desem o da değil, daha doğrusu ikisi de tek başına bu filmi tanımlamıyor. Küçük ve duygularla ilgili bir film desem müziği görselleştirmek gibi anlara giriyor, ya da karakterin geçmişinden sahneler göstermek için zamanda oynamalar yapıyor. En iyisi çok da kafa yormamak, en azından Beethoven dinliyoruz.

Aklımda kaldı; çellonun alışveriş sepetinde Steve Lopez'e seyahati.

Sonuç; biraz dağınık

23 ağustos pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0821642/

2 Ağustos 2009 Pazar

The Guitar (2008)

** Yoksa ben iki ayda gitarı öğrenmesine mi kızdım **

Konusu şöyle; ameliyat edilemez bir tümör ve iki aylık ömür teşhisi konulan Mel (Saffron Burrows) işten atılıp erkek arkadaşı tarafından terk edilmesinden sonra tüm birikimini bozdurup New York'un kaliteli bir semtine taşınır, tüm özenilesi tüketim malzemelerini kredi kartlarının limitine kadar satın alır ve yaşamında içinde kalan herşeyi bu iki aya sığdırmaya çalışır.

Ne anladım; Amos Poe'nun yazdığı hikaye Robert Redford'un kızı Amy tarafından çekilmiş. Teşhisin konulması şoku ile başlıyor hikaye. Sonraki sahnede tesadüfen patronu işten kovuyor kızı, bir sonraki sahnede erkek arkadaşı mızmız konuşup biraz ayrı yaşayalım diyor. Tamam diyoruz demek derdimiz başka, belki de bu kısmı kısa kesmek için fazla uğraşılmamış. Ardından uzunca bir süre tüketim toplumu ile ilişkili gibi gidiyor hikaye, her kataloğun telefonla sipariş edildiği, kızın evde anadan doğma takılıp bambaşka bir sanal yaşam kurduğu bir bölüm bu. Hatta gelen pizzacı kızı ve hamalı da ayartıp cinsel açıdan da heves ettiği sulara giriyor. Bu arada çocukluk hayalinin bir kırmızı gitar olduğunu da rüya çözümlemelerinden öğreniyor, bir tane sipariş edip iki ay içerisinde onu da bir grupta çalacak kadar kotarıyor abla. Sonuçta hayatın değerini bilmeliyiz diye bir sunum hazırlasa beş dakikada daha etkileyici olurdu.

Aklımda kaldı; o boş evin sipariş edilen eşyalarla yavaş yavaş döşenmesi sıfırdan yeniden oluşturulan bir hayatı düşündürmesi ile güzel. Girişte hastalığını öğrendikten sonra asansörde yabancı bir dilde konuşup gülüşen kadınlarla karşılaştığı sahneyi de etkileyici buldum. İçinde bulunduğu dünyaya bir anda yabancılaşmasını simgelediğini düşündüm.

Sonuç; birşeyler eksik

1 ağustos gecesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0942891/