Arama

2006 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2006 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2009 Pazar

The Fall (2006)

***** Googly googly begone *****

Konusu şöyle; meyve toplarken kolunu kıran ve bir süre hastanede bakım altında tutulan beş yaşındaki Alexandria (Catinca Untaru) alt katta bir çekim sırasında kız arkadaşını etkilemek için tehlikeli bir sahne deneyen dublör Roy Walker (Lee Pace) ile tanışır. Roy küçük kıza 6 adamın bir kötü adama karşı mücadelesini konu alan fantastik bir hikaye anlatmaya başlar.

Ne anladım; Tarsem Singh The Cell ile çok parlak bir çıkış yapmıştı. Orada bir seri katil hikayesinin inanılmaz renkli sahnelerle bir masal gibi anlatan yönetmenin tarzını çok daha iyi kullanan, bu sefer alttaki hikayenin de çok iyi olduğu bir film var burada. Guillermo Del Toro (Pan's Labyrinth) ya da Tim Burton'ı (Big Fish) anımsatan tarzı bir yanıyla da Monty Python hissi veriyor. Kız oyuncunun çok doğal oyunu normal zamanda geçen hikayeyi masaldan daha fazla merak etmemize sebep oluyor. SPOILER Önce bu masalın anlatılması motivasyonunun adamın kızı kendisine intihar edebilmesi için gereken ilacı getirtmek için bir numara olduğunu öğreniyoruz. Zamanla kızın hikayeyi sahiplenmesi finalde hikayeyi kötü bitirmesi gereken adamın "Bu benim hikayem" kızgınlığı karşısında gözyaşları içerisinde "Ama benim de" demesine kadar geliyor. Afişinin esinlendiği Dali resimlerinin havasında sahnelerle dolu olmasına rağmen tüm çekimlerin yerinde yapıldığı ve bilgisayar özel efektlerinin kullanılmadığı söylenmiş ki inanılmaz.

Aklımda kaldı; ameliyatın temsil edildiği mükemmel stop motion sahne. Girişte yedinci semfoni eşliğinde sonradan kaza olduğunu öğrendiğimiz tren köprüsü sahnesi. M-O-R-P-H-I-N-3. Kelebek adası

Sonuç; çok iyi

2 ağustos pazar günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0460791/

17 Şubat 2009 Salı

Fido (2006)

**** In the brain and not the chest. Head shots are the very best. ****

Konusu şöyle; zombilerin ehlileştirilerek elektrikli tasmalarla ev hayvanı gibi kullanıldığı bir dönemde Timmy Robinson'un en iyi dostu olan Fido komşuyu yiyince işler karışır. Zombi güvenliği şirketinin patronu olan komşuları Fido'nun peşine düşer.

Ne anladım; Andrew Currie'den bir zombi komedisi. Bu filmi değişik yapan seçilen mekan ve zamanın elliler Amerikan banliyösü olması. Kendisi ve ailesinin zombiye dönüşmemesini hayatının amacı haline getiren ve bu sırada tüm insani özellikleri ıskalayan baba Dylan Baker ve bir yaratıkta kaçırmakta olduklarını bulan anne de Carrie Anne Moss böyle düşük bütçeli bir film için gayet kaliteli seçimler olarak göze çarpıyor. Beklenmedik derecede keyifli bir fanteziye dönüşen bu küçük film çok şey vaadetmiyor ama bir zombi filminin yapması gerekeni yapıyor, alternatif bir dünyaya kısa bir kaçış imkanı veriyor.

Aklımda kaldı; annenin suç mahallinde yaptığı temizlik. Head coffin.

Sonuç; eğlenceli

13 şubat gecesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0457572/

12 Aralık 2008 Cuma

Southland Tales (2006)

* Hayırlı kıyametler *

Konusu şöyle; 2005 yılındaki bir nükleer saldırının ardında Amerika'daki yaşam California'ya sıkışmış ve despot bir hükümetin baskıcı yönetimi vardır. Seçim yılı 2008'de ünlü bir film yıldızı Boxer Santoro (Rock) 3 gün ortadan kaybolur ve sonra geri gelir ancak hafızasını yitirmiştir. Deniz suyunu enerjiye çeviren ve kablosuz enerji iletimi konusunda devrim niteliğinde bir buluşu tanıtmak üzere olan bir şirket var. Porno yıldızından televizyonda sosyal konulara parmak basan programcıya dönüşen Krysta Now (Sarah Michelle Gellar) var. İkiz kardeşini arayan polis Taverner var (Seann William Scott) Var oğlu var.

Ne anladım; Donnie Darko ile büyük patlama yapan Richard Kelly beş yıl sonrasında bunu yaptı ve çok aşağılandı. Konusunu toparlayamadığım gibi türüne bile karar vermek çok zor. Neyse sabredip iki saatini devirdikten sonra zamanda yolculuk sırasında kopyalanan insanlar, deney yapan bilim adamları gibi ipuçlarından bilimkurguya karar verdim, ya da meylettim diyeyim ama daha fazla düşünmek istemiyorum. Temel sorun sanırım çok daha geniş bir evreni anlatan bir çizgi roman grubunun bir parçasının önümüze konulması. İçinde Lynch'in rüyada görülmeyecek fantezilerinden de var, John Waters'un rengarenk iğrenç karakterlerinden de var, Austin Powers'ın mizahından da. Çözülme noktasından sonra film doğrudan zihnimize olmasa da bilinçaltımıza birşeyler bırakıyor. Pişman mıyım? Hayır. Bir daha? Aman diyim..

Aklımda kaldı; Timberlake'in "ruhum var ama asker değilim" gibi sözleri olan şarkısı. Amerikan marşının özgün yorumu. Bu nasıl bir repliktir "I'm a pimp... and pimps don't commit suicide. "

Sonuç; sabırtaşı

11 aralık perşembe

http://www.imdb.com/title/tt0405336/

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Lonely Hearts (2006)

*** Polisler ve donutlar için dediklerini bilirsiniz ***

Konusu şöyle; İkinci Dünya Savaşı yıllarında kocalarını kaybeden kadınların gazetelerin yalnız kalpler köşelerine verdikleri ilanları takip eden, paraları varsa öldürüp soyan Ray Fernandez (Jared Leto) ile başta kurban adayı ama ilk görüşte aşk ile sevgilisi olan Martha Beck (Salma Hayek) o dönemin sansasyonel seri katilleri, Elmer Robinson (Travolta) ise karısı intihar ettiğinden beri işteki konsantrasyonunu kaybetmiş ama bu olaya dört elle sarılan usta detektiftir.

Ne anladım; bu çiftin hikayesinden esinlenilmiş Deep Crimson, 1996 yapımı hüzünlü bir toplum dışı kalmış aykırı katil profili çiziyordu. Bu kez doğrudan çiftin hikayesi anlatılmış ama anlatının odağına peşlerindeki polis ikilisi konulmuş. Sanırım bunun sebebi yönetmenin gerçek hayattaki Robinson ile kan bağları. Bunun sonucunda katil doğanların derinlemesine bir karaktere dönüşememesi olarak ödeniyor ve sık sık komik duruma düşüyorlar. Daha ilk tanışma sahnesinde (cenazede kızın yetişip destek çıktığı) başlayan yüzeysellik film boyunca sulandırılmış bir tat bırakıyor. Ama kanımca burada bir art niyetten ziyade beceriksizlik var. Hollywood'laştırılmış bir hikayede bu kadar şiddet olmazdı ve örneğin sonunda kız kurtulurdu. Jared Leto'nun oyununu beğendim ama Hayek ve Travolta olmamış. Senaryo da çok sıkıntılı, tüm film boyunca sıradan bir tipi oynayan Hayek'in sorguya alınınca donut esprisi yapması gibi çok sırıtan noktaları var.

Aklımda kaldı; intiharla sonuçlanan giriş jeneriği. Leto'nun keli ve peruğu.

Sonuç; eh işte.

27 temmuz pazar gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0441774/

6 Temmuz 2008 Pazar

Zwartboek (2006)

**** Kara kaplı Mata Hari ****

Konusu şöyle; İkinci Dünya savaşının son yıllarında Hollanda'nın Naziler tarafından işgali ile Yahudiler de ülkelerinde sığıntı gibi yaşamaktadır. Ailesi katledilen Ellis De Vries (Carice Van Houten) direniş örgütüne katılır ve gestaponun güçlü bir yüzbaşısı olan Müntze (Sebastian Koch) ile yakın ilişkiye girer.

Ne anladım; çok hazetmediğim bir yönetmen olsa da Verhoeven'in en iyi filmi. Pek tanınmamış oyunculardan kurulu kadrosu ile kara film ve savaş /casusluk tarzında mükemmel bir karışım yaratmış. Mata Hari gibi bir kadın kahramanın merkezde yer aldığı hikaye sürükleyici bir anlatımla ilerliyor, polisiye dönüşler, beklenmedik ölümler ve yönetmenden beklenecek şekilde yoğun cinsellik ve şiddet kullanımıyla bezeniyor. Yapay bir yumuşaklığa kıyasla gerektiği şekilde kullanılan bu öğeler bence bu kez istismar olarak nitelenmeyecek bir uyum sağlıyor. İyi ve kötü arasında taraf tutmaya zorlamaması, nazilerden iyi adam çıkabileceği gibi direnişçilerden de bir hain çıkmasının şaşırtıcı olmaması izleyiciyi kalıplara sokmamak konusunda belki de ülkesinde film çekmesinin sağladığı bir avantajdır.

Aklımda kaldı; bok kazanı. Sudaki işkence sahnesinde hayalara gelen tekme. İnsülin çikolata ilişkisi.

Sonuç; gayet güzel

4 temmuz cuma günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0389557/

29 Haziran 2008 Pazar

Kunsten å tenke negativt - Art Of Negative Thinking (2006)

*** Zorla güzellik olmaz ***

Konusu şöyle; bir trafik kazası sonucu tekerlekli sandalyeye mahkum olan Geirr iyice içine kapanmıştır. Karısı Ingvild son çare olarak benzer sorunlara sahip gönüllülerden oluşan bir pozitif düşünce grubunu evlerine davet eder. Herşeye olumlu yanından bakmaya çalışan, hatta kendilerini bunun için zorlayan ekip bu aşırı olumsuz adamı etkilemeye çalışırken kendi bütünlüğünü kaybeder.

Ne anladım; Norveç'ten bir kara komedi. Dogma filmlerini, özellikle Festen'i anımsatan bir görsellik. Polyannacılık denebilecek bir oyun oynayan grup ile karamsar Geirr aynı halatı iki ucundan çekiştiriyor ve çekişme bir yerden sonra kavgaya da dönüşüyor. Çözümleme olarak yapay psikolojik destekler yerine damdan düşen birinin daha faydalı olacağı ve körü körüne iyimserlikten ziyade gerçekçi bir yaklaşımın katkısını kutsayan hikaye samimi hissettiriyor. Bazı noktalarda olayların hızlı gelişmesi, karakterlerin ani patlamaları ve irrasyonel davranışları sıkıntı yarattı bende. Gerçi film karakterleri mantıklı davranmak zorunda değil tabi, kaldı ki buradakilerin hepsi ruhsal problemi olan kişilikler, grubun lideri konumundaki yazar dahil.

Aklımda kaldı; kırmızı bandanalı rus ruleti sahnesi. Johnny Cash sevmeleri. "I love your mom" şapkası.

Sonuç; idare eder.

29 haziran pazar günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0945356/

6 Nisan 2008 Pazar

The Flying Scotsman (2006)

*** Uçan iskoçyalı ***

Konusu şöyle; dünya şampiyonluğu ile bisiklet ile kuryelik arasında gidip gelen ünlü İrlanda'lı bisikletçi Greame Obree'nin şampiyonluk hikayesi.

Ne anladım; Obree evdeki çamaşır makinası gibi parçalardan kendi bisikletini üretmiş, 24 saat içerisinde iki kez dünya rekoru denesinde bulunmuş, süperman pozisyonu denilen ve sonradan yasaklanan sürüş tekniğini keşfetmiş ve pek bilinmeyen bir sporcuymuş. Film bu ilginç hayattan küçük parçalar alıp süresini dolduruyor ama pek anlamlı bir bütün oluşturamıyor. Federasyon başkanının düşmanlığını anlamlandıramıyoruz, ilk bisikletinin mahalledeki kabadayılardan kaçmasını sağlaması komik kaçıyor, ruh sağlığının pek sağlam olmadığı belli ama sebebi var mı yok mu, ya da bir anlamı var mı hikayemiz için, anlaşılamıyor. Özellikle Billy Boyd'un (LOTRden Pippin) felaket ağır İrlanda aksanı çok dikkat çekiyor. Sonuçta "he demek ki böyle bir adam varmış" dedirtmek ve insanın bisiklete binesini getirmek dışında bir marifeti yok filmin.

Aklımda kaldı; acaip bisikleti ve kaskları. Cam kapının ardından kabadayının konuştuğu sahne.

Sonuç; çok da lazım değil

6 nisan pazar sabahı izledim

http://www.imdb.com/title/tt0472268/

5 Mart 2008 Çarşamba

This Is England (2006)

**** Burası İngiltere burdan çıkış yok ****

Konusu şöyle; babasını Falkland savaşında kaybeden 12 yaşındaki Shaun annesiyle birlikte yaşamaktadır. Bir yerlere ait olma ihtiyacını Woody'nin dazlak grubuna kabul edilince tatmin eder. Hapisten çıkan Combo'nun gruba şiddet eğilimini dikte etmeye çalışmasıyla bir bölünme yaşanacaktır.

Ne anladım; 1983 yılında geçen ve yazar yönetmen Shane Meadows'un kendi çocukluğundan esinlendiğini anlattığı film, İngiliz tarihinin Thatcher ve dazlaklar gibi iki mühim olgusunu arkaplana alarak bir çocuk üzerinden dönüşüm hikayesini anlatıyor. Masum ve eğlenceli başlayan hareket nihayetinde her ideolojik harekette olduğu gibi kendi düşmanını bulup ona şiddet uygulama yoluyla kendi varlığını meşru kılmaya çalışıyor. Babasız bir erkek çocuğun kendisini sosyal olarak bir ortama ait hissedebileceği ve çok da ne yaptığını anlayamayacağı bir ortamda sonu gerçekten kötü bitebilecek bir yolun nasıl başlayabileceğini izliyoruz.

Aklımda kaldı; Thomas Turgoose patlak gözleri, sinirli tavırlarıyla hikayeyi sırtlıyor. Köprüaltı gibi bir mekanda çocuğun ekiple ilk tanıştığı sahne. Yavaş çekimlerle sanki çok matah bişeyler yapıyormuş havası verilen sahneler.

Sonuç; iyi

4 mart salı gecesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0480025

11 Şubat 2008 Pazartesi

Who Killed The Electric Car? (2006)

**** Kim vurduya gitmiş ****

Konusu şöyle; 1996 yılında elektrikle çalışan arabalar Kaliforniya'da yollarda görünmeye başlar. Hatta GM bir seri üretir ve Tom Hanks, Mel Gibson gibi ünlülerin de içinde bulunduğu bir grup müşteriye satmaz ama kiralar. Kullanıcılarının çok memnun olduğu bu araçlar petrol endüstrisi başta olmak üzere birçok faktörün etkisiyle 2000li yıllarda tamamen ortadan kalkar. Bu film bu aracın yok olmasının sebebini bulmaya çalışıyor.

Ne anladım; kendisi de bir dönem EV serisi bir araç kullanıcı olan Chris Paine'in ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi. Araçların toplandığı dönemde eskiden tanıtımında çalışan hostesler, eski kullanıcılar ve endüstriden insanlarla ropörtaj ağırlıklı bir belgesel gerçekleştirmiş. Son aracın sahibinden geri alınması ve bir filonun yokedilmeye götürülmesini de yakalaması olaylara güncellik katmış. Finalde bir yargılama ve suçluyu ilan etme çabası var ki tarafsız kalmadığını açıkça belirtiyor bu sahnelerle. Film olarak çok değerli değil ama içerik olarak önemli ki zaten belgesellerde bu konu daha ön plana çıkıyor.

Aklımda kaldı; piller haricinde herkesin suçlu ilan edildiği son. İnsanlığın hala bu petrole mahkum bırakılması akıl alır gibi değil.

Sonuç; önemli

11 şubat pazartesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0489037/

3 Şubat 2008 Pazar

The Hottest State (2006)

*** En kırık kalp ***

Konusu şöyle; Texas'ta doğan ve annesinin babasını terketmesiyle New York'a taşınan William 20li yaşlarına geldiğinde bir aktör olmak üzeredir. İlk büyük aşkıyla tanışır, tutkuyla aşık olur ve ilk büyük kalp kırıklığını yaşar.

Ne anladım; oyuncu olarak bildiğimiz Ethan Hawke zamanında oynadığı Sunrise ikilemesi tarzında bir filmle 3. kez yönetmenliği deniyor, tıpkı o filmlerdeki rol arkadaşı Julie Delpy gibi. Hem de kendi yazdığı romanı uyarlıyor. Biri aktör biri şarkıcı bir çifti konu alınca sürekli arkaplanda kaliteli müziklerin çaldığı bir ses bandı kaçınılmaz olmuş. Mark Webber yirmili yaşlara gelen ve babası ile hesaplaşma ihtiyacı ile kıvranan genç rolünde başarılı. Hem Sara hem de William, bildik aşk klişe tiplemelerine oturmayan, hareketleri ilk bakışta rasyonel gelmeyen karakterler olarak yazılmış, sonlara doğru William'ın sokakta canlandırdığı Romeo sahnesi filmin ruhuna uyuyor. Ayrılmış çift olarak da Ethan Hawke ve Laura Linney oynuyor.

Aklımda kaldı; Meksika'daki evliliğe giden minik tatilleri boyunca bir sokak şarkıcısının başladığı ve giderek yükselen parça hoştu. En sıcak eyalet Teksas'mış ama orası bile soğuk olabiliyor.

Sonuç; güzel

2 şubat ctesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0496319/

2 Şubat 2008 Cumartesi

Death Of A President (2006)

*** Hayalgücü ve özgürlük ***

Konusu şöyle; Ekim 2007'de Amerika Başkanı Bush bir konferansta yaptığı konuşmanın çıkışında vurularak öldürülür. Yıllar sonra yapılan bu belgesel olayın öncesini ve sonrasındaki suçluyu bulma çalışmalarını anlatıyor.

Ne anladım; çok büyük bir terörist eylem olsa yargılama süreci nasıl olur? Toplumdaki önyargılar bu süreci nasıl etkiler? Olağan şüpheliler toplanıp hemen bir suçlu bulunur mu? Böyle bir durumu hikayeyi anlatmak isteyen ekip en az 11 eylül kadar sansasyon yaratabilecek Amerikan Başkanının öldürülmesi hayali durumu çıkış noktası olarak almış. Filmin ilk yarısı olayın olduğu hayali günün JFK suikasti gibi portresini çiziyor. Ardından olaydan sonra yapılan adli ve balistik soruşturmaları ve yargı sürecini anlatıyor. Olayın kesin olmayan kanıtlara rağmen islami teröristlerle bağlantısı olma ihtimali olan bir müslümana fatura edilmesi ile çözümlendiği ancak aslında Körfez savaşında oğlunu kaybeden bir Amerikalı babanın aleyhinde daha çok kanıt olduğu çözümlemesiyle bitiyor. Böyle bir konu için bu fikrin düşünülebilmesi ve filme aktarılabilmesi bile çok büyük bir olay bence ve dünyanın bu kısmı ile o kısmı arasındaki farkı düşündürüyor.

Aklımda kaldı; burada cumhurbaşkanı korkuluk şeklinde çizildi diye dava açılıyor, orada adamlar "Chicago Hates Bush" diye slogan atabiliyor. "Başkan arıyor" denildiğinde FBI ajanı şaşalıyor, "yeni başkan Cheney" diyorlar. Burası biraz da Bush gitse de aynı zihniyet yaşar demek istiyor gibi geldi.

Sonuç; izlenmeye değer

2 şubat ctesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0853096/

27 Ocak 2008 Pazar

A fost sau n-a fost? (2006)

*** Devrim oldu mu olmadı mı? ***

Konusu şöyle; 1989'da Çavuşesku iktidarının noel arifesinde, 22 aralık 12:08 itibarıyla bir devrimle indirilmesinin üzerinden 16 yıl geçmiştir.Yıldönümü münasebetiyle bir televizyon programcısı yayın yaptığı küçük kasabanın meydanında o tarihte neler olduğunu ortaya koyan bir tartışma programı hazırlar.

Ne anladım; önce üç ana karakteri tanıyıp, filmin ikinci yarısında da bunların katıldığı tv programını izliyoruz. Uçan kuşa borcu olan, alkolik öğretmen ve bir emekli esnaf olan iki sıradan vatandaş konuğu ile programı yapmaya çalışan sunucudan ibaret bir kadro, devrim halktan mı çıktı yoksa halka rağmen mi yapıldı konusundaki görüşleri ortaya koyuyor. Bir sonuca ulaşmaktan çok sonrasında insanların yaşamını nasıl etkilediğine ve o olaya nasıl baktıkları üzerine bir not defteri.

Aklımda kaldı; osmanlı tarihi olarak başlayıp öğrencilerin bildiği tek konu olan Fransız ihtilaline dönüşen sınav eğitim sisteminin küçük bir portresi. Stüdyoda çalan mini orkestra.

Sonuç; çok birşey beklemeden eğlenceli

27 ocak pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0809407/

25 Ocak 2008 Cuma

10 Items Or Less (2006)

** Kısa süresine rağmen sıkıcı olabiliyor **

Konusu şöyle; dört yıldır film çevirmeyen ünlü aktör (Morgan Freeman) kendisine teklif edilen rol için araştırma yapmaya küçük bir süpermarkete gider. Burada sıradışı bir kasiyerle (Paz Vega) tanışır.

Ne anladım; Moonlight Mile ile tanınan, Lemony Snicket fantastik hikayesiyle değişik bir tarzı deneyen Brad Silberling önceki filmine yakın bağımsız ve küçük bir hikayeye geri dönüyor. Gene içinde bulunduğu hayattan uzaklaşıp yeni şeyler keşfeden bir adamın yanında dolanan kamera bu sefer işi insanları gözlemlemek olan, kendi sarayından halkın arasına inen bir kral edasında olsa da çok canayakın bir aktörü alıyor merkeze. Freeman bu rolde iyi olsa da karşısındaki Paz Vega pek uymuyor. Karşısındaki karakter bir kasiyerlikten daha fazlasını yapabilecek bir kişi ve iş görüşmesine gitmek üzere. Hayatında sevdiği ve sevmediği 10 veya daha az şey listeleri çıkarıp bir nevi muhasebeye dökmeye çalışıyorlar. Yaşlı aktör görmüş geçirmiş bir mentor olarak yola yeni çıkan kıza bir rota vermeye çalışıyor. Küçük ve moral verici baptan yapılmış bir film.

Aklımda kaldı; Freeman'ın market ahalisiyle ve neredeyse karşılaştığı herkesle bir iletişime girmesi, rafları dizen adamın arkasından yavaş çekim yürümesi, araba yıkayıcılarla dans etmesi. Danny Devito Cheers dizisindeki Rhea Perlman ile evliymiş bu arada bilmiyordum. Yolda arabayla ikisini görüyolar, kadın "dur şunun karısını arıyım hemen" diye celalleniyor.

Sonuç; çok anlamlı gelmedi

24 ocak perşembe gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0499603/

21 Ocak 2008 Pazartesi

Once (2006)

***** Broken Hearted Hoover Fixer Sucker Guy *****

Konusu şöyle; adam annesinin ölümünün ardından babasına yardım etmek için Londra'dan Dublin'e dönmüş, eski sevgilisini unutamayan ve ona şarkılar yazan, yarı zamanlı babasının elektrikli süpürge tamirhanesinde çalışan yarı zamanlı sokak şarkıcılığı yapan biridir. Kız Çek Cumhuriyetinden Dublin'e gelmiş, müzik eğitimi almış, çiçek satan ve kızına bakarak ayakta kalmaya çalışan biridir. Müzik sayesinde tanışırlar.

Ne anladım; ne sıklıkla doğru insanı bulursunuz cümlesini taşıyan ve ismiyle cevaplayan film modern bir müzikal olarak nitelendiriliyor. Glen Hansard ve Marketa Irglova isimli iki müzisyenin yeteneklerini sergiledikleri filmi Hansard'ın eskiden aynı grupta çaldığı John Carney yazıp yönetmiş ve Carney'den otobiyografik öğeler taşıyor (eski kız arkadaş görüntüleri Carney'in kız arkadaşına aitmiş) Film bir müzikal ama ana karakterlerin müzisyen olması ile filmin içine yedirilmiş bu durum, yani durup dururken şarkılar söyleyen insanlar görmüyoruz, yeri geldiği için söylenmiş parçalar var. İki oyuncu da başka oyunculuk denemeleri yapmayı düşünmediklerini ve müziğe yöneleceklerini açıklamışlar.

Aklımda kaldı; müzik mağazasında ilk beraber çaldıkları parça. Kayıt ettikleri parça. Otobüsün arka koltuğundaki sahne. Girişin ardından gece sokakta ilk çaldığı parça, kameranın yolun karşısından sabit durup parçanın sonuna doğru hareketlenerek yaklaştığı. Kızın dükkandan pil alıp yolda yürürken parçayı söylediği sahne. Kısacası tüm parçalar.

Sonuç; mükemmel

20 ocak pazar günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0907657/

13 Ocak 2008 Pazar

The Last King Of Scotland (2006)

**** Amin'in beyaz maymunu ****

Konusu şöyle; genç ve idealist yeni doktor Nicholas Garrigan (James McAvoy) becerisini insanlığa yararlı bir amaçta kullanmak için çalışmaya Uganda'ya gider. Darbe ile yeni iktidara gelen Idi Amin'le tesadüfen tanışır ve ailenin özel doktoru olması için teklif alır.

Ne anladım; özelde Idi Amin'in genelde herhangi bir diktatörün profilini çıkarmayı hedefleyen film, merkezine hoppa, evli kadınlarla ilişki kurmaktan çekinmeyen, iyimser ve idealist bir doktor karakterini koyuyor. Doktor Uganda'da ilk olarak "sizden biriyim" diyen, sanki seçimle gelmiş bir lider gibi görünen Idi Amin ile tanışıyor. İlişkileri film boyunca yakınlaşarak ilerlerken aslında afrikalı askerin paranoyak ve güvenilmez taraflarıyla tanışıyor. Batı dünyasının da uzaktan izleyerek vardığı yargıların bu anlaşılmaz topraklar için ne kadar yanıltıcı olabileceğini sergiliyor. Filmin sonlarına doğru gerçek vahşet su yüzüne çıkarken rahatsız edici sahneler gelmeye başlıyor. Bu sahneler (Kolları ile bacakları kesilmiş ve birbirinin yerine dikilerek cezalandırılmış kadın, kancalarla tavana karnından asılan adam) sevimli görünen adamın asıl hatırlanacak yüzünü izleyiciye gerçekten sergileyen kilit sahneler. James McAvoy ve Forest Whitaker çok iyi oynuyorlar.

Aklımda kaldı; Idi Amin Uganda'yı Afrika'nın iskoçyası olarak görürmüş. Filmin adı da ordan geliyor. İşkence sahneleri. Her gelen iktidarla sokaklarda dans eden halk :)

Sonuç; gayet güzel

12 ocak ctesi gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0455590/

4 Ocak 2008 Cuma

Sheitan (2006)

** Katil Uşak **

Konusu şöyle; Noelden bir gün önce bir gece kulübünde 3 genç adam 2 kızla tanışır ve onların kır evinde kısa bir tatil geçirmek üzere giderler. Orada geri zekalı görünümlü kahya ve ailesinin acaiplikleri yavaşça gerilimi arttırır ardından bir ölüm kalım mücadelesine dönüşür.

Ne anladım; Evil Dead gibi başlayan (kalite olarak da aynı seviyede) ve tekinsiz bir eve yönelen bir kara büyü, cadı, şeytan hikayesi. Vincent Cassel'in enerjik oyunu en akılda kalıcı tarafı. Küçük Kıyamet'te yaratılmaya çalışılan kahya karakterinin tam olmuş halini canlandırıyor. Hostel, Saw gibi gore ağırlıklı bir film olacak gibi görünüyor ama birkaç sahne haricinde ciddi rahatsızlık veren kısmı da yok. Cassel'i izlemenin haricinde bir anlamı olamaz.

Aklımda kaldı; Cassel'in o tüm çene kemiğinin ağzının dışına çıktığı ve finalde de kameraya karısı/kendisi ile birlikte gösterdiği sırıtma. Kaplıcada geçen sahneler.

Sonuç; alkol eşliğinde çekilebilir

3 ocak 2008 perşembe günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0450843/

15 Aralık 2007 Cumartesi

Rescue Dawn (2006)

*** Laos'ta kamp ***

Konusu şöyle; Teğmen Dieter Dengler (Christian Bale) 1965 yılında Vietnam savaşının öncesinde Laos'da ilk gizli görev uçuşuna çıktığında düşürülür ve esir düşer.

Ne anladım; Herzog'un ne yapmaya çalıştığını anlamadım öncelikle. Sonuçta elde gerçek bir öyküden uyarlanmış bir adamın esir düşmesi ve o süreçte yaşadıkları var. Sonuçta adamın anılarından yararlanıldığı biliniyorsa finalde kurtulduğunu da söylemenin bir sakıncası yok. Ama örneğin bu adamın bütün bu serüven sonunda birliğine geri dönüp hiç bir değişim göstermemesi ve tüm hikayenin insanın mücadelesine dönüşmesi hoşuma gitmedi. Oyunculuklar gayet özverili, üç oyuncu da (Steve Zahn ve Jeremy Davies'i de katıyorum) rolleri için gene ciddi kilo vermişler, Bale solucanları ve yılanları susuz götürüyor ama sonuçta anlatılan pek bir şey yok.

Aklımda kaldı; girişteki müzik eşliğinde köy bombalama sahnesi. Oyuncuların yukarıda da bahsettiğim performansları.

Sonuç; hayalkırıklığı

14 aralık cuma gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0462504/trivia

16 Kasım 2007 Cuma

Catch And Release (2006)

*** Yakala ve bırak ***

Konusu şöyle; düğünlerine çok az bir zaman kala nişanlısını kaybeden Gray (Jennifer Garner) sevdiği adamın birlikte oldukları süre içerisinde bir ilişki yaşadığını ve hatta bir de çocuğu olduğunu öğrenir.

Ne anladım; Erin Brochovich, 28 days gibi karakter dramalarının senaryolarında imzası bulunan Susannah Grant bu ilk filmini yazıp yönetiyor. Sevdiği birinin ölümünün ardından aslında tanımadığı yönleri olduğunu keşfeden geride kalan eş hikayesinden yola çıkan filmin senaryosu çok başarılı değil. Filmin geneli monoton bir çizgide ilerliyor. Timothy Olymphant romantik komediye pek uygun bir oyuncu değil, filmi pek taşıyamıyor. Sevilebilir karakterlerle bezeli sevimli bir film.

Aklımda kaldı; Kevin Smith değişik bir tipleme çiziyor.

Sonuç; sabun köpüğü dedi Merve

15 kasım perşembe gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0395495/

29 Ekim 2007 Pazartesi

Hoax (2006)

**** Yalançı ****

Konusu şöyle; Clifford Irving yazdığı kitabın basılması için uğraşan aslında iyi ama bir türlü başarıyı yakalayamamış bir yazardır. İyice umutsuz bir duruma düştüğünde hiç kimseyle konuşmayan ama tüm Amerika'nın merak ettiği adam olan Howard Hughes'un otobiyografisini yazmak gibi bir fikir gelir aklına. Sorun şudur ki adam ulaşmak imkansızdır ancak yazılanların yalan olduğunu ispat etmek de aynı derece de imkansızdır.

Ne anladım; yakın geçmişte bir Scorcese filminde biraz yakından tanıma imkanı bulduğumuz Amerikan sineması ve havacılığının paranoyak ismi Howard Hughes'un bir dönem nasıl bir etkisi olduğunu bu sefer Lasse Halström'ün filminde görüyoruz. Burada izlediğimiz bir yazarın bir yalan yaratma ve onu koruma çabası. Catch Me If You Can'deki Abagnale'in hikayesine benziyor ama onun kadar geniş bir dolandırıcılık öyküsü değil karşımızdaki, altı üstü bir kitap yazılmaya çalışıyor ve sonrasında büyük bir skandal çıkıyor. Filmin sonu öyle büyük bir sürpriz içermiyor ve ciddi aksiyon da yok ama Richard Gere'in iyi bir oyuncu olduğunu görüyoruz özellikle ses kaydını dinleyip taklit ettiği sahne hoşuma gitti. Alfred Molina'da çok dengeli ve sevilebilir bir yardımcıyı canlandırıyor. Adamın yaptığı gerçekten yalancılık mı ve kötü bir şey mi yoksa zaten magazin ve yayın dünyası ilgi çekici hikayeler yaratmakla ilgili ve hakkını veriyor mu?

Aklımda kaldı; yayınevi bürosunda Richard Gere'i arkadan gördüğümüz ve itiraf ettiği ama kameranın dönüşü ile aslında duyduğumuzun onun düşünceleri olduğunu gördüğümüz sahne.

Sonuç; hoşuma gitti

29 Ekim pazartesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0462338/

14 Ekim 2007 Pazar

Beynelmilel (2006)

*** - Ben devrimci oldum - İyi etmişsin ***

Konusu şöyle; 1982 Adıyaman. Sıkıyönetim yılları. "Gevende" adı verilen yerel müzisyenler kendilerince bir kamyonetin kasasında küçük bir pavyon oluşturmaya çalışırken asker tarafından yakalanır. Yakında şehri ziyarete gelecek konsey üyeleri için bir askeri bandoya dönüşmeleri için eğitilmeye başlarlar.

Ne anladım; askeri ortamda çalınabilecek hiç bir parça bilmeyen çalgıcılar, tesadüfen duyduğu, ne olduğunu bilmedikleri , melodisinden dolayı beğendikleri ama aslında komünizmin simgesi olarak görülen enternasyonal marşının alaturka versiyonu ile durumu masumca kurtarmaya çalışırken başlarına olmadık işler açıyorlar. İlk bakışta akla hemen "Selamsız Bandosu" geliyor. Yakın tarihin çok önemli bir konusu üzerine olmasına rağmen yeterince eleştirel olamadığını düşünüyorum. "Eğlenip yaşamaya çalışırken adamların başına gelene bak" gibi hafif bir duygu bırakıyor, oysa senaryonun dramatik dönüşleri daha belirgin olsa izleyiciyi daha derinden yakalayabilirdi. Öyle olması gerekiyor demiyorum ama bunu yapmaya çalışıp başaramamış havası var. Müzik kullanımı da düğün sahnesi haricinde arka planda kalmış. Gene de es geçmemek lazım. Cezmi Baskın'ın ölçülü oyunu hoşuma gitti. Belki de eksiklik olarak gördüklerim BKM'nin damgasıdır, tüm filmlerinde var çünkü.

Aklımda kaldı; sessiz lörke.

Sonuç; önemli bir deneme

12 ekim günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0893507/