Arama

***** etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
***** etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2010 Pazar

Man On Wire

***** If I die, what a beautiful death! *****

Konusu şöyle; 1974'de açılmasından kısa bir süre sonra, o dönemin en yüksek binası olan New York'daki ikiz kulelerde, uzun zamandır bunu takıntı haline getirmiş olan Philippe Petit, bir grup arkadaşının yardımıyla gizlice binalara girerek iki kule arasına gerilen bir tel üzerinde akrobasi yapar.

Ne anladım; James Marsh tarafından Petit'in kendini anlattığı kitaptan uyarlanan bir belgesel. Özünde bir tutkunun hikayesi. Küçüklüğünden itibaren yüksek yerlere tırmanmayı takıntı ve yaşamın kendisi haline getiren Petit için bir gün gazetede gördüğü çok yüksek binalar yapıldığı haberi zihninde bir hedef yaratmasını sağlıyor ve bunu başarmak için bir ekip oluşturup bu çılgınlığı yapıyor. Kendisinin de çok sevdiğinin belirtildiği eski soygun filmleri tarzında bir kurgusal anlatım olay gününü canlandırırken o dönemdeki karısı ve ekibin değişik üyeleri farklı noktaları anlatıyor. Adamlar daha önce Notre Dame ve Sydney de buna benzer faaliyetler yapıyorlar ve bu olayların anlatımı hikaye gelişiminin kademeli olmasını sağlıyor. Amaç politik bir eylem değil, bir adamın dünyanın tepesinde korumasız meydan okuması. Bir kez o ipin üzerine çıkıp aşağıdan görülünce kendisi inene kadar kimsenin müdahale etmesi mümkün değil, inanılmaz bir konstantrasyon gerektiren ve milimlik hatanın ölüm demek olduğu acaip bir deneyim. Yaşamı risk almak olarak niteleyen bir adamın psikolojisini incelemek var, bir aksiyon filmi kalitesinde gerilim var, yaşamı sorgulama da var ve her kesit gayet derli toplu anlatılıyor. Sirklerde hergün bunu yapan cambazlar bu adamı izlerken ne düşünür merak ettim.

Aklımda kaldı; ekipten bir üyenin diğerleri hakkında "ilk gördüğümde bunlar loser dedim" dediği sahne. Çayırda okçuluk ve bilimum denemeleri.

Sonuç; çok iyi

28 şubat günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt1155592/

12 Ekim 2009 Pazartesi

(500) Days Of Summer (2009)

***** This is a story of boy meets girl. But you should know up front, this is not a love story. *****

Konusu şöyle; tebrik kartları üreten bir şirkette yazar olarak çalışan Tom (Joseph Gordon-Levitt) yönetici asistanı olarak işe başlayan Summer'a (Zooey Deschanel) görür görmez aşık olur. Toplamda beşyüz gün süren ilişkilerinden parçalar halinde neler olduğunu izleriz.

Ne anladım; klip yönetmeni Marc Webb'in ilk uzun metrajı. İlişkiler üzerine yapılmış Annie Hall, Eternal Sunshine, Once gibi modern klasiklerin yanına rahatlıkla alınıp konulabilecek kadar iyi bir anlatı. Bağımsız tadında ama cgi ve kurgu tekniklerini sürekli zorlayan dinamik yapısı, üzerine zamanda bir ileri bir geri zıplaması hafıza üzerine olan hikayeye uygun. Bitmiş bir ilişkinin ardından erkeğin zihninden olayları hatırlamasına tanık oluyoruz, bazı günler güneşli bazı günler puslu. Kırılgan erkek Tom ruh ikizi ve ölümsüz aşk gibi romantik kavramlara küçüklüğünden beri inanmış erkek, Summer kendisini birinin kızarkadaşı olarak nitelendirmeye bile tahammül edemeyen, bir ilişkiye girmeye hiç niyeti olmayan, upuzun saçlarını gözünü kırpmadan kesebilen kız, en başından itibaren de gayet dürüstlükle bunu söylüyor. Parçaları birleştirerek görüyoruz ki zamanla Tom, Summer'ın bu söylediklerini anlamamakta ısrar edip kendisini giderek kaptırırken, kız bugünü yaşamaya devam ediyor. Summer'ın dünyasına çok fazla girmeden Tom ile beraber dolaşıyoruz hep çünkü bu hikaye, tanıştığı kızı ulaşılmaz yerlere koyan ama gerçekte mükemmel çift olmadıklarının farkına varamayan adamın hikayesi. Ayrıldıktan kısa bir süre sonra kızın evlendiği haberini alması ve parktaki kısa konuşmaları da zaten hikayenin ana fikrini özetliyor. Joseph Gordon-Levitt Tom rolünde dans ediyor, içip içip şarkı söylüyor, duygusallaşıyor cıvıyor, kısacası her şeyi yapıyor. Bazı sahnelerde Heath Ledger'ı da çok andıran eleman çok başarılı. Smiths'li soundtrack de de çok iyi şarkılar var (Wolfmother'ın Vagabond'una tenis topuyla ritm tutarak katıldığı ve mimarlık çalışmalarına başladığı ya da müzikal dans sahneleri çok iyi bir müzik kullanımına örnek).

Aklımda kaldı; unutulmaz bir Ikea sahnesi "Hayatım musluk bozuk" Tom'un sinematekte Dolce Vita, Seventh Seal gibi filmlerde kendisini gördüğü sahneler. Sid ve Nancy muhabbeti. Karaoke sahnesi. Aynı Summer montajı üzerine bir onu nasıl sevdiğini bir de ondan nasıl nefret ettiğini anlattığı sahneler. Ekranın ikiye bölündüğü, solda beklenen sağda gerçekleşeni izlediğimiz sahne. "No, Paul, no jobs. I'm still unemployed." "Roses are red, violets are blue... fuck you, whore."

Sonuç; mükemmel

11 ekim pazar günü Capitolde izledik

http://www.imdb.com/title/tt1022603/

14 Eylül 2009 Pazartesi

Inglourious Basterds (2009)

***** I'm gonna give you a little somethin' you can't take off. *****


Konusu şöyle; İkinci dünya savaşının ortalarında Alman işgali altındaki Fransa'da Yahudi Avcısı Binbaşı Hans Landa (Christopher Waltz) genç bir kız olan Shosanna'nın ailesini katleder ama kızın kaçmasına izin verir. Savaşın sonlarına doğru ailesinden kendisine kalan sinemayı işleten Shosanna Alman ordusunun Hitler dahil neredeyse tüm üst düzey komutasına gösterim yapmak zorunda kalır. Bunu bir intikam fırsatına dönüştürürmeye çalışırken aynı gösterimde benzer bir saldırı düzenlemeye çalışan başkaları da vardır; Teğmen Aldo Raine'in (Brad Pitt) liderliğindeki nazi öldürme timi Inglorious Basterds.


Ne anladım; QT'nun onuncu filmi sayılabilecek bu vahşi batı (avrupa) filminin bir yerinde sinema sahibi Shosanna kendisine asılan askere ayar vermek için "Biz yönetmenlere önem veririz" diyor. Bir laf sokmanın ötesinde yazan yöneten ve filminin her noktasına hakim olan bir yaratıcı olarak sinema serüveninin başından beri bir auteur olmayı hedeflediğini açıkça ortaya koyan Tarantino filmin son karesinde Teğmen'in izleyicilere doğru söylediği gibi "en büyük eseri"ni ortaya koyuyor gibi. Şahsen Rezervuar Köpekleri ve Pulp Fiction sonrası filmlerine genelde mesafeli bakan biri olarak sinemada o eski tadı sonuna kadar aldığım bir film oldu bu seferki. İnanılmaz oyuncu yönetimiyle Christopher Waltz'ın oyunu başta olmak üzere (oynamaya bayılırım diyip el çırpan çocuksu tavırlarından tekinsiz hallerine kadar müthiş) Brad Pitt gene "kopartıyor". Til Schweiger kendi yönettiği filminde çok karizmatik bir adamı canlandırmaya çalışırken zayıf kalmıştı, ama burada rolünü aslında nasıl yapması gerektiğini Tarantino göstermiş sanırım ona. Girişteki sahne elbette çok başarılı. Ama onun yanında klostrofobik bar sahnesi uzun süresine rağmen yağ gibi akıyor. Sinemadaki galanın girişinde aslında sıradan bir sahnenin bile anlatımla nasıl renklendirilebileceği görünüyor. Ben filmi Tarantinonun filmlerini sevme sıralamamda PT ile RD arasına ikinci sıraya koydum.


Aklımda kaldı; ekibin italyan hali en komik yeri. Ağız sulandıran tatlı yeme sahnesi. Yanan perdeden bulut gibi havada asılı kalan kızın görüntüsü. "German three". "Au Revoir Shosanna!" "Jew Bear" ve Hugo Stiglitz'in tanıtıldığı sahneler.


Sonuç; über alles.


12 eylül cumartesi günü izledim.


http://www.imdb.com/title/tt0361748/

2 Ağustos 2009 Pazar

The Fall (2006)

***** Googly googly begone *****

Konusu şöyle; meyve toplarken kolunu kıran ve bir süre hastanede bakım altında tutulan beş yaşındaki Alexandria (Catinca Untaru) alt katta bir çekim sırasında kız arkadaşını etkilemek için tehlikeli bir sahne deneyen dublör Roy Walker (Lee Pace) ile tanışır. Roy küçük kıza 6 adamın bir kötü adama karşı mücadelesini konu alan fantastik bir hikaye anlatmaya başlar.

Ne anladım; Tarsem Singh The Cell ile çok parlak bir çıkış yapmıştı. Orada bir seri katil hikayesinin inanılmaz renkli sahnelerle bir masal gibi anlatan yönetmenin tarzını çok daha iyi kullanan, bu sefer alttaki hikayenin de çok iyi olduğu bir film var burada. Guillermo Del Toro (Pan's Labyrinth) ya da Tim Burton'ı (Big Fish) anımsatan tarzı bir yanıyla da Monty Python hissi veriyor. Kız oyuncunun çok doğal oyunu normal zamanda geçen hikayeyi masaldan daha fazla merak etmemize sebep oluyor. SPOILER Önce bu masalın anlatılması motivasyonunun adamın kızı kendisine intihar edebilmesi için gereken ilacı getirtmek için bir numara olduğunu öğreniyoruz. Zamanla kızın hikayeyi sahiplenmesi finalde hikayeyi kötü bitirmesi gereken adamın "Bu benim hikayem" kızgınlığı karşısında gözyaşları içerisinde "Ama benim de" demesine kadar geliyor. Afişinin esinlendiği Dali resimlerinin havasında sahnelerle dolu olmasına rağmen tüm çekimlerin yerinde yapıldığı ve bilgisayar özel efektlerinin kullanılmadığı söylenmiş ki inanılmaz.

Aklımda kaldı; ameliyatın temsil edildiği mükemmel stop motion sahne. Girişte yedinci semfoni eşliğinde sonradan kaza olduğunu öğrendiğimiz tren köprüsü sahnesi. M-O-R-P-H-I-N-3. Kelebek adası

Sonuç; çok iyi

2 ağustos pazar günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0460791/

19 Temmuz 2009 Pazar

Religulous (2008)

***** You don't have to pass an IQ test to be in the Senate *****

Konusu şöyle; komedyen Bill Maher dünyadaki tüm belli başlı dinlere giydiriyor.

Ne anladım; Seinfeld ekibinden, Borat'ın da yönetmeni Larry Charles, Bill Maher'in bu özel projesini yönetmiş. Sivri dilli komedyenin Iconoclasts'da en "gurur duyduğum iş" diye tanımladığı röportaj ağırlıklı belgesel kutsal topraklarda açılıyor. Uzunca bir bölüm hristiyanlığa ayrılırken paragöz tv din adamı mı zırtapoz politikacı mı en gerzek emin olamadım. Sonrasında diğer dinlere de el atan, karikatür krizinden mormonlara, soykırımı inkar konferansına katılan hahamdan scientology zırvalarına birkaç dine daha bulaşıyor. Mistik doğu dinlerini pek kullanmamasına rağmen gözle görülmeyen ispat edilemeyecek hiç bir kanıya pabuç bırakmayacağını açıkça belli ediyor. İsa'nın reenkarnasyonu olduğunu iddia eden ve yüzbin müridi olan adam, insanlarla dinazorları aynı dönemde resmeden zırva müze, konuşan yılana inanan politikacıların dünyayı yönetmesi gibi sahnelerle dolu dinamik bir belgesel. Belki dinleri gruplamak yerine benzerlikleri üzerinden eleştirilecek noktaları ele alsaydı daha tempolu bir sunum olabilirdi. Köşeye sıkışınca düşünmeden inanmanın erdemlerini savunmanın, aklı inkar etmenin acıklı hikayesi. Bizim için eğlence tabi.

Aklımda kaldı; finalde annesi ile "- Cennette görüşürüz. - Kim bilir" diyip gülüşmeleri. Yahudilerinde kutsal gününde hiç bir alet kullanmamalarından para kazanmak amacıyla üretilmiş alet.

Sonuç; helal :P

19 temmuzda izledim

http://www.imdb.com/title/tt0815241/

18 Nisan 2009 Cumartesi

Wrestler (2008)

***** Then that Cobain pussy had to come around & ruin it all. *****

Konusu şöyle; Randy 'The Ram' Robinson (Mickey Rourke) yaşlanmaya başlayan bir profesyonel güreşçidir. Yalnız bir yaşam süren Randy hayattaki tek yakını olan kızından bile ömrü boyunca uzak durmuştur. Bir gösterinin sonunda kalp krizi geçirince artık kendisini tanımlayan işini yapamayacağını kabullenmek zorunda kalır, kızı ile arasını düzeltmeye ve yakınlaşmaya çalıştığı striptizci Cassidy (Marisa Tomei) ile bir ilişki kurmaya çalışır.

Ne anladım; konuya bakınca 80lerin şampiyonu gibi bir spor filmi izleyeceğiz diye düşünmek mümkün, ama hiç bir kelimesi gerçeğe yaklaşmayan bir varsayım olarak kalır bu ifade. Öncelikle profesyonel güreş denilen aktivite iki kişinin diğer dövüş sporlarındaki gibi birbirine üstünlük sağlamaya çalıştıkları bir güç karşılaştırma değil, en ince detaylarına, hangi araçların kullanılacağına, kimin ne kadar yaralanacağına, sonunda kimin kazanmış görüneceğine kadar öncesinde oyuncuların aralarında anlaştıkları bir gösteri. Ancak bu durum sonuçta kafalarında masa parçalanan, ringde başaşağı çakılıp duran, sürekli bir tarafları patlayan kanayan adamların maruz kaldıkları fiziksel zorlamayı daha kolay hale getirmiyor. Bazen Rocky Balboa'yı anımsatan Randy 'The Ram' Robinson rolündeki Mickey Rourke "gerçek" yaşamda bir uyumsuz olarak kalan, bir ilişkiye başlamak ya da çocuğu ile konuşmak için bile hayattan uzak bir adam, ama bu sanal dünyaya girip ışıklar altında oyununu sergilerken mutlu bir adam ki oyuncunun da buna çok yakın bir yaşamı olduğunu zaten biliyoruz, üstüne üstlük fiziksel olarak da çok çarpıcı bir performans Rourke'un ki. Aronofsky birbirine benzeyen iki film çekmemek prensibinde bir yönetmen olacak gibi görünüyor ki bu da her filminden bambaşka bir başyapıt çıkması gibi leziz bir beklentiyi doğuruyor.

Aklımda kaldı; Ayetullah ile dövüşündeki cam masa ve zımba numarası. Sweet Child O'mine'la dövüşe çıkma ve finaldeki uçma sahnesi. Cassidy ile 80ler ve 90'lar ve film muhabbeti. Kasaplıktan istifa sahnesi.

Sonuç; bomba

16 nisan günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt1125849/

12 Mart 2009 Perşembe

Milk (2008)

***** I'm Harvey Milk and i want to recruit you *****

Konusu şöyle; 1970'lerde kırk yaşından sonra içinde bulunduğu eşcinsel toplumunun haklarını koruyabilmenin tek yolu olarak gördüğü politikada güç kazanmak amacıyla ilk seçilmiş açık eşcinsel olmaya çalışan Harvey Milk'in politik serüveni.

Ne anladım; hayatını uzun bir süre eşcinselliğini gizleyerek devam ettiren, sonra o ana kadar gurur duyabileceği birşey yapmamış olduğunu farkedip hayıflanan, aynı yaşam biçimini seçtiği insanlar ve kendisi için fark yaratabileceğine karar verip bu yolda inatla ilerleyen Harvey Milk'in hikayesi Gus Van Sant'ın uzun yıllardır üzerinde uğraştığı bir projeymiş. Senaryo bu yolculuğun biraz öncesinden alıyor ve gelişimiyle, ilişkileriyle bir adamın başarı hikayesini anlatıyor. Ancak daha önce izlediğimiz aşırı dramatize edilmiş süperkahraman hikayesine dönüştürülmüş benzerlerine kıyasla ana karakterini idealize etmeyerek bir mesafe koymayı başarıyor. Sean Penn'in tüm kırılganlığını, hayalciliğini ve hoppalığını metot oyunculuğunun nimetlerinden faydalanarak yansıttığı adam, çok sevdiğimiz doğru olduğuna inandığı yolda ilerleyen ve kişisel zafere ulaşan birinin hikayesini netlikle temsil ediyor. Nefret ve yansıtılan şiddet yaşamın her alanında mücadele edilmesi gereken alanlar yaratıyor. Zenciler, kadınlar, eşcinseller, azınlıklar, her biri kendi varlıklarını korumak ve mantıksız gerekçelerini dine, inanca, güce dayandıran güçlü sınıflara karşı savaş vermek zorunda kalmış ve kalacak. Ancak bunlardan birinin çözümlenmesi genel bir toplumsal barışı sağlamıyor ne yazık ki. Her grubun kendi kahramanlarını ve yöntemlerini kendi durumlarının özeline göre yaratması gerekiyor. Oliver Stone'un Talk Radio'su ile çatı olarak benzerlikler gösteren, onu sevene bunu, bunu sevene onu tavsiye edebileceğim bir güzellik.

Aklımda kaldı; sabun kutusu. Megafonla çıkıp kalabalığı yatıştırmak için "You're angry! I'm angry too!" şeklinde hitab ettiği sahne. Finaldeki onbinlerin mumlu yürüyüşü.

Sonuç; gayet iyi

11 mart çarşamba gecesi izledik.

http://www.imdb.com/title/tt1013753/

10 Mart 2009 Salı

Revolutionary Road (2008)

***** You want to play house you got to have a job. You want to play nice house, very sweet house, you got to have a job you don't like. *****

Konusu şöyle; çocuklarının olması ile birlikte taşrada bir evde yaşayan Wheeler çifti gençliklerindeki hayallerini rafa kaldırmış ve boş yaşamlar sürmektedirler. Frank (Leonardo DiCaprio) bu durumu kabullenmiş ve boyun eğmiş gibi görünürken April (Kate Winslet) kocasına işi bırakıp Paris'e taşınmalarını, kendisinin çevirmenlik yaparak geçimlerini sağlayabileceğini ve bu sırada Frank'in hayatta ne yapmak istediğine karar vermek için bolca vakti olabileceği bir değişiklik teklif eder.

Ne anladım; American Beauty'nin yönetmeni Sam Mendes aradan birkaç film geçtikten sonra bıçakları daha bir bilenmiş olarak aynı bölgeye dönüyor. Hours'u anımsatan havası ile karamsar bir film. Toplum tarafından dayatılan evlen, ev satın al, çocuk yap ve yaşamını bu döngüyü ayakta tutmak için gerekecek parayı kazanmak için nefret ettiğin bir işte çalışarak tüketerek harca kıskacının cicili bicili adı olan Amerikan Rüyasını daha da acımasızca deşiyor bu sefer Mendes. Emlakçının akıl hastası olduğu gerekçesiyle hastanede tutulan ve elektrikle beyni kızartılarak şeytan çıkartır gibi kurtarılmaya çalışılan yeğeni John Givings bu çiftin ne yapmaya çalıştığını anlayan tek kişi. En yakın dostları Campbell'ların çiftin tasarılarını anlattıklarında hortlak görmüş gibi çarpılmaları, ya da Frank'in işteki arkadaşlarına tasarılarını anlatırken "neden işten ayrılmadan hayallerini gerçekleştirmiyorsun" gibi dangalak sorularıyla problemi kalbinden yakalıyor. "Çünkü bir gökdelenin onbeşinci katında hayallerini gerçekleştirmen mümkün değil". Sistemin bu seyrek karşılaşılan cesur harekete yanıtı ise daha yüksek bir maaş ve daha cilalı bir kariyer teklifi ile prangaları biraz daha büyütmek oluyor. Erkeğin zaten kendi ateşlemeye yüreğinin yetmediği bu ataktan vazgeçmesi kolay olurken kadının çaresizlik ve umutsuzluk içerisinde debelenmesi sadece bataklığa tamamen gömülmesine sebep oluyor. Givings'in analizleri filmin en gerilimli ve keyifli anlarını yaratırken her iki oyuncu da çok sağlam karakterler yaratmış ve sağlam kavgalar çıkartmış olarak görevlerini yapıyorlar.

Aklımda kaldı; en vurucu cümle Givings'den "I'm glad I'm not gonna be that kid" Sabah işe giden Frank'in girdiği takım elbiseli adam seli.

Sonuç; mükemmel

7 mart ctesi günü izledik. Capitol'de

http://www.imdb.com/title/tt0959337/

19 Şubat 2009 Perşembe

Vals Im Bashir (2008)

***** Reconstruction *****

Konusu şöyle; yönetmen Ari sürekli gördüğü bir rüyasında 26 köpek tarafından kovalanmaktadır. Bu olayı anlattığı arkadaşı ile ondokuz yaşında Lübnan'daki askeri görevlerinde yaşadıklarını hatırlayamaması ile ilişkili olabileceğine karar verirler ve Ari o dönemden tanıdığı insanlarla konuşarak gerçeği hatırlamaya çalışır.

Ne anladım; İsrailli yönetmen Ari Folman'ın yazıp yönettiği animasyon belgesel kıvamında ancak asıl teması karakterinin psikolojik dünyasına izleyiciyi sokarak bir hesaplaşma sağlamak. 1982 yılında Lübnan'daki hristiyan falanjist gruplar filistinlilere büyük çaplı bir katliam uygular, çoluk çocuk katleder, aralarında İsrail ordusunun ve filmin başkahramanının da bulunduğu diğer ülke asker ve politikacıları da olayları eğlenceli bir film gibi izlerler. Hikaye bu duruma tanıklık eden ancak sonrasında yaşadığı travmanın etkisiyle anılarına ket vuran genç bir adamın yıllar sonra anılarını yeniden kurma çabalarına tanıklık etmemiz şeklinde anlatılıyor. Çizgilerle anlatılmasının iki sebebi var; birincisi sağladığı esneklik sayesinde konuşulanları, hayalleri, halüsinasyonları, duyguları anlatmaya getirdiği maliyet avantajı, diğeri ise anıları yeniden oluşturma kimyasını vermesi ve finaldeki kısa ama çok etkili gerçek belgesel görüntülerin vuruculuğunu kat be kat arttırması yani hikayeye yaptığı büyük katkı. Katliamlar dünyasından birçok olaya uyarlanabilecek hikayeyi anlatırken son dakikalara kadar isimlerin konulmaması genelgeçerliğine büyük katkıda bulunuyor.

Aklımda kaldı; gerçekten yaşamadıkları anıları kabullenen insanlar, hafızanın boşlukları doldurması hikayesi. Fast forward pornoda gizli istihbarat arayan subay "Davir, davir!"

Sonuç; gayet iyi

http://www.imdb.com/title/tt1185616/

31 Ocak 2009 Cumartesi

Frost/Nixon (2008)

***** I'm saying that when the President does it, that means it's *not* illegal! *****

Konusu şöyle; 1974 yılında patlayan Watergate skandalı sonrasında Amerikan Başkanlığından istifa etmek zorunda kalan kurt politikacı Nixon (Frank Langella) bir nevi inzivaya çekilir. Üç yıl sonrasında televizyonun sansasyonel ancak tamamen magazine sırtını dayamış ünlü sunucusu Frost (Michael Sheen) asıl sahne olarak gördüğü Amerikan basınına girebilmek için ciddi bir rating bombası olarak Nixon ile bir dizi röportaj yapmanın peşine düşer. Nixon için ise bu gösteri rahatlıkla kendini aklayıp yeniden politika sahnesine dönüşün bileti olacaktır.

Ne anladım; Queen'de izlediğimiz aktör Michael Sheen ve senarist Peter Morgan aynı görevlerle gene bir yakın dönem politik dramasını canlandırıyorlar. Baş suçlunun yargı önüne çıkarılamaması ile Amerikan toplumunun hesaplaşmasını medya yoluyla sağlamak gibi bir görevi üstlenen bir televizyon tartışması onbir raundluk bir boks maçına hazırlık, maçın kendisi ve son yumruklar şeklinde bir çatı çerçevesinde yazılmış. Ron Howard gibi bir türlü ısınamadığım bir yönetmenin elinden çıkan bu başyapıtın dinamik yapısı iki oturan adamın muhabbeti gibi sıkıntı verebilecek bir konuyu soluksuz izletiyor. Langella müthiş bir portre çizerken senaryonun yardımıyla da sürekli konuşup laf ebeliği yapan, tam kaydın başlayacağı anda bir cümleyi zıpkın gibi saplayıp rakibini abandone eden, muhafazakar ve önyargılı yaşlı bir kurt politikacıyı zihinlere kazıyor. Buna karşılık Sheen neredeyse azı dişlerini göstererek gülümseyen, politikayla çok alakası olmasa da televizyon için doğmuş olduğuna ikna ettiği Frost kişiliğini çok güzel taşıyarak dengeyi kuruyor. E filmde bir de Kevin Bacon var, daha ne olsun?

Aklımda kaldı; Nixon'ın sonrasında bir anını bile hatırlamadığı son röportaj öncesinde gece yaptığı arama. İtalyan ayakkabılar. Nixon'ın parayı duyunca dikilen kulakları. İtirafın yakın çekimi.

Sonuç; leziz

31 ocak cumartesi nautilus de izledik. Diğerlerinden tecrit edilmiş 6 no.lu salonda az sayıda aklıselim sahibi sinema izleyicisiyle.

http://www.imdb.com/title/tt0870111/

9 Aralık 2008 Salı

WALL-E (2008)

***** Foreign contaminant! *****

Konusu şöyle; çöp sıkıştırma robotu Wall-E artık ortalıkta insan kalmamış bir dünyada yedi yüzyıl sonrasında hala hem çöp küplerden gökdelenler yapar hem de kendince biriktirdiği eşyalarla rutin bir yaşam sürer. Bir gün gezegene inen bir uzay gemisinden bırakılan araştırma robotu Eve'e aşık olur, gemi kızı geri alınca da peşinden ana gemiye gizlice girer. Gemi insanlıktan geriye kalan toplumun yaşanabilir bir gezegen bulunana kadar ikamet ettiği Araf benzeri yaşam merkezidir.

Ne anladım; Pixar/Disney'in baba adamlarından ve Finding Nemo'nun müsebbibi Andrew Stanton'dan gene çok şık bir anlatı. 10000 BC nin üzerine izleyince şöyle karşılaştırılabilir; o filmde kolaycılıktan dolayı dış sesler ve tüm kabilelerin ingilizce konuşması ile yalapşap halledilenler burada ne yapsa şaşırmayacağımız robotların bir elin parmaklarından fazla kelimeye mahkum edilmesiyle ve buna karşın hikayenin gerektirdiği her tür ilerlemenin izleyiciye müthiş bir görsellikle aktarılmasıyla ciddi bir etki yaratılıyor. Benzetmek gerekirse Şarlo ile Lara Croft'un aşkı; Chaplin etkisi en çok kadronun Axiom'a vardığı ve Mo'nun ilk temizleme işlemi sırasında karakterin çok bilinçli olmasa da otorite ile dalgasını geçmesinde hissediliyor, Eve'in her duyduğu çıtırtı kaynağını önce havaya uçurup sonra incelediği ilk göründüğü sahnelerde ise eli makinalı ve güçlü bir kadın karakter doğuyor. İnsanlığın kendi sarmalı içinde kendisini yok etmeye sürüklendiğinden yola çıkan, Axiom'da ise vücudunun hiç bir kas ve sinir hücresini kullanmadan yaşamını sürdüren bitkilere dönüşmüş bir toplumu resmeden filmde nedense koltuğundan düştüğü zaman kendi kendine kalkmayı bile başaramayan bir insan günümüz dünyasına bakınca bile şaşırtıcı gelmiyor.

Aklımda kaldı; son yazılardan sonra eleman Pixar lambasının bozulan ampulunu değiştiriyor, sonra yürürken R yi yıkıp yerine kendi geçiyor. İlk yarım saat boyunca Wall-e, I Am Legend'deki Will Smith gibi takılıyor, fragmanda buldukları eşyalarla yaptıkları çok komik gelmemişti ama filmde atmosfer sağlam. Hamamböceğinin üzerinden geçtiğinde yaptığı gibi Homer Simpson tarzında çığlığı. Alien'da benzer bir duruma kendi düşen Sigorney Weaver bu sefer ana geminin sesi. - Voice confirmation required. - Uhh.. - Voice confirmation accepted.

Sonuç; daha ne yapsın adamlar

9 aralık salı izledim

http://www.imdb.com/title/tt0910970/

7 Aralık 2008 Pazar

Harold And Maude (1971)

***** I know what it is to be young *****

Konusu şöyle; zengin annesiyle yaşayan Harold (Bud Cort) sürekli intihar denemeleri sahneleyerek annesinin dikkatini çekmeye çalışır. Sahip olduğu cenaze arabasıyla tanımadığı insanların cenazelerine katılmak en büyük hobisi olan genç adam bunlardan birinde sekseninci yaşını kutlamasına birkaç hafta kalan hayat dolu Maude (Ruth Gordon) ile tanışır.

Ne anladım; en çok Being There ile bilinen Hal Ashby'nin ilk filmlerinden biri, sıradışı bir romantik komedi. Sahip olduğu servetin sayesinde rahat yaşayan ama varoluşsal problemlerin sahibi Harold ile yaşamının son dönemine gelen ama her anın kıymetini bilen Maude elbette çok irrasyonel ama anlamlı bir ikili oluşturuyorlar. Pesimizmin karşısında saf değil de umursamaz bir iyimserliği koyan ve Harold'ı etkileyen Maude, Bucket List'in varamadığı derinliklerde rahatça nefes alıyor. Sonuçta hayatın hakettiği değeri vermek için ölümcül bir hastalık illa ki gerekli değil, ölümün varlığı ve kaçınılmazlığı da tek başına yeterli olmalı. Psikanalizle, dinle ve toplumsal zorunluluklarla ironisini kurarken Bud Cort'un bebek yüzü sayesinde karakterin oyunlarına dahil olmak da kolaylaşıyor. Ses bandında Robert Altman'ın Mccabe de Cohen'i kullanmasına benzer şekilde Cat Stevens şarkılarının mükemmel kullanımı var, o dönemin modası sanırım.

Aklımda kaldı; giriş jeneriğinde mumları yakarak ortam hazırladığı şaşırtıcı giriş ve finalde banjo çalıp dansederek bitiriş mükemmel. Elemanın kurguladığı ölümler, özellikle annesinin yeni bir kızla tanıştırmasının hemen ardından örtüsü ile bahçeye çıkıp kendisini ateşe verdiği sahne. Ağacı doğaya kaçırdıkları sahnede trafik polisiyle olayları.

Sonuç; mükemmel

7 aralık pazar günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0067185/

Funny Games U.S. (2007)

***** You shouldn't forget the importance of entertainment. *****

Konusu şöyle; iki dengesiz genç Paul ve Peter ya da Beavis ile Butthead (Michael Pitt ve Brady Corbet) bir aileyi yazlıklarında zorla alıkoyarak onlarla kendilerince oyunlar oynarlar. Sonunda sabah dokuzda tüm ailenin ölmüş olacağına bahse girerler.

Ne anladım; Michael Haneke en geniş ilgi gören eserini on yıl sonrasında Amerikalı oyuncularla ve İngilizce olarak yeniden çekiyor, hem de aynı senaryo ile. İlk filmi yaklaşık çekildiği zaman izlemiştim ve o zaman çok anlamlandıramamıştım. Sonuçta nedensiz yere bir eve dalan, kafasına göre oyunlar oynayan, kameraya konuşan, kumanda ile olayların akışını geri alıp değiştiren ve paçayı ele vermeden sonraki işlerine ellerini kollarını sallayarak giden iki zibidinin hikayesi. Sonrasında bunun tüm bir ana akım sinemanın tamamen karşısında olduğu, izleyiciyi manipüle edip zorla birtakım duyguları pompalayan bütün o düzenin bir analizi ve antitezi olduğu minvalinde okumalar neticesinde fikir olarak çok ısındım ama izleyecek o kadar çok film var ki bir daha izlemeyi düşünmemiştim bile. Bu onuncu yıl yeniden çevrimi sayesinde sanki bir tiyatro oyununun bir başka sahnelemesi gibi başka oyuncularla izleme fırsatı oldu ve bence Michael Pitt ve Naomi Watts (anne) ile film son derece iyi olmuş. Zaten pasif bir rol olan baba da Tim Roth'a aşağılanan ve madara olan ailenin reisi! olarak pek bir iş düşmemiş. Bu sefer ne olacağını bilmeme rağmen benim için daha huzursuz bir seyir oldu.

Aklımda kaldı; "bak hiç jöle göbeği yok" Uzaktan kumanda sahnesi. Holdeki bilardo topu. Olayların başlangıcı yumurta isteme sahnesi.

Sonuç; mükemmel.

6 aralık cumartesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0808279/

19 Ekim 2008 Pazar

My Sassy Girl (2001)

***** Ölmek mi istiyosun? *****

Konusu şöyle; Kyun-woo (Tae-hyun Cha) metroda bir adamın üstüne kusan sarhoş kıza(Ji-hyun jun), arkadaşı sanılınca mecburen yardım eder. İlginç başlayan sıradışı ilişkileri genelde kızın hırçınlıklarına ve adamın ayak uydurmasına dayalıdır.

Ne anladım; gerçek olaylara dayalı hikaye baş kişinin kız arkadaşıyla ilişkisini internette blog olarak anlatması ile duyulmuş ardından romana ve bu filmin senaryosuna dönüşmüş. Tabii bu dönüşüm kendi kendine olmamış, yönetmen Jae-young Kwak aynı zamanda senaryonun da sahibi, ki filmin başarısı orada yatıyor. Vurdumduymaz gencin kız ile bazen oteldeki gibi durum komedisine dönüşen, bazı kısımlarda birlikte çevrelerine isyan ettikleri ilişkilerindeki, film bittikten sonra hızla bir göz attığımda kullanılmış yan hikayelerin çeşitliliğine şaşırdım. Aslında bölümler gerek anlatım gerek hava olarak bir filmin sahnelerinden ziyade komedi programının skeçleri gibi duruyor ama iki oyuncunun doğallığı iyi bir bağ sağlıyor. Son bölümündeki büyük tesadüf bile öncesinde bu kadar iyi hazırlık yapılınca hatta tüm filmin bunun üzerine kurulduğu düşünülürse, en basit hikayenin bile anlatımla nasıl renklendirilebileceğinin bir örneği. Kore sineması bunları bir kural kitabına bağlı kalmadan denemeye cesaret etmesi sayesinde başyapıtlar çıkarabiliyor.

Aklımda kaldı; metroda kusma sahnesi, oteldeki sahneler, kızın senaryoları, metroda yerdeki çizgi bahisleri, ayakkabı değiştikleri sahne, 100. gün, lise kıyafetinde çıkışları, kızıyla aynı şekilde içen baba, sürekli annenin ziyarete zorladığı teyze

Sonuç; gayet iyi

11 ekim ctesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0293715/

2 Ağustos 2008 Cumartesi

The Dark Knight (2008)

***** Why so serious? *****

Konusu şöyle; Batman (Christian Bale) ve polis şefi Jim Gordon (Gary Oldman) işbirliği yaparak Gotham'ın baş belası suç örgütlerini çökertmek üzeredir. Başarılı savcı Arthur Dent (Aaron Eckhardt)'e güvenmeye başlayan ve toplumsal sorumluluğunu ona aktarmayı düşünen Bruce Wayne, mafyanın Batman'i öldürme işini çılgın suçlu Joker (Heath Ledger)'e vermesi ile en büyük düşmanı ile karşılaşır.

Ne anladım; 3 yıl önce Batman Begins ile bu süperkahramanın hikayesini yeniden oluşturma işinin altına giren Nolan biraderler, o giriş filminin devamı ile çok sağlam bir kule inşa ediyorlar. Tim Burton ile başlayan 4 filmlik seride kitsch unsurların yoğunluğu, iyice maskeli balo havasındaki kötü karakterler geçidi, bir türlü altı doldurulamayan dialog zayıflıkları iyice dibe vurdurarak serinin sonunu getirmişti. Nolan bu yeni serinin ilk filminde kahramanın sıradan bir insan olduğunun altını çizerek kara film türüne yaklaştıracağını göstermişti. Kara Şovalye'de girişteki soygun sahnesi ile başlayarak ikilemler başrolü oynuyor. Her karakter çok zorlu seçim aşamaları yaşıyor, nihayetinde iki feribot dolusu insan bile toplu olarak kara kara düşünmek zorunda kalıyor. Yer yer Testere'yi anımsatsa da bu vakalar sonuçta bir bütüne hizmetediyor. Kendi şansını yaratmayı temsil eden iki yüzü aynı olan paranın yaşanan vahim bir olayla No Country For Old Men'dekine benzer bir ölüm/kalım seçme aracına dönüşmesi de filmin süresi boyunca çok güzel kullanılmış senaryo araçlarına sadece bir örnek. Batman'i de Harvey Dent'i de gölgede bırakan, her göründüğü sahnede karaktere birşeyler ekleyen Joker/Ledger. Onun finalde birbirlerini öldürmeme sebebini açıkladığı sahne başta olmak üzere birçok kez Batman'in diğerlerinden çok farklı bir çizgiroman serisi olduğunu anlatan ve daha çok öğrenme isteği duyuran bir çok dialog/sahne var. Maggie Gyllenhaal sevdiğim bir oyuncu olsa da burada çok iyi bulmadım, Katie Holmes devam etse de olurmuş. Cep telefonlarının yoğun ve uygun kullanımı da senaryonun tazeliğinin en iyi belgesi. Ang Lee'nin Hulk'u ile yükselen çıta bu filmle bir daha erişilmesi zor bir yere taşınmış. Bir adamın her yaptığı film bomba mı olur kardeşim?

Aklımda kaldı; girişteki maskelilerin işini bitireni öldürme emri aldıkları soygun sahnesi. Joker'in "Wanna know how I got these scars?" repliği ve anlattığı hikayeler. Bat-Pod'un kaza yapmış arabadan çıktığı sahne. Joker'e doğru sürdüğü ve elemanın tekrar tekrar "Hit me!" diye seslendiği sahne.

Sonuç; mükemmel

2 ağustos ctesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0468569/

22 Haziran 2008 Pazar

Before the Devil Knows You're Dead (2007)

***** Kral bir kara film *****

Konusu şöyle; maddi sıkıntıya düşen iki kardeş (Philip Seymour ve Ethan Hawke) bir kuyumcuyu soymak için plan yaparlar. Soygun günü işler karışır.

Ne anladım; büyükusta Sidney Lumet 84 yaşında belki de son kez bir başyapıt çıkartıyor. Bir suç filmi olarak Woody Allen'ın şimdilik son filmi Cassandra'nın Rüyası ile aynı çıkış noktasındayız. Hikaye daha karanlık, Coen biraderlerin Blood Simple, Fargo ya da No Country'sinin tadında. Anlatımda ise değişik bir yapı kurmuş üstad. Bir karakterle bir kesit izliyoruz, sonra geri sarıyor ve başka bir karakterle aynı noktaya gelip devam ediyoruz, ardından başka bir yerde durup başka bir bakış açısına geçiş. Biraz Tarantino'nun Jackie Brown'unu anımsatıyor ama bu hikayeye çok uygun biçimde biçilmiş bir şekil almış halini. Oyunculuklar desen Hoffman ve Hawke fiziksel olarak kafada uymasa da oyunlarıyla kardeşlik ve filmin temalarını fazlasıyla taşıyor. Başlarda baba rolünde neden Albert Finney var ki diye düşünen olursa sonlara doğru cevabı geliyor. Son derece grafik bir seks sahnesi ile başlayan filmde sonradan bu Rio tatilinin ancak Hoffman'ın rüyası olabileceğini düşündürecek kadar acıklı (!) olaylar izliyoruz. 84 yaşında böyle bir film yapacak değil izleyecek durumda olmak bile mükemmel olurdu.

Aklımda kaldı; bir "aslan kral" yüzünden olanlara bak. Hoffman'ın uyuşturucu için gittiği yer Once Upon In America'daki afyonhaneye mi gönderme. Finney - Hoffman konuşması, ilk oğul olmanın ezilmek demek olduğu üzerine. Filmin ismi şu İrlanda iyi dileğinden geliyormuş: "May you have food and raiment, a soft pillow for your head; may you be 40 years in heaven, before the devil knows you're dead."

Sonuç; kapkara bir başyapıt.

22 haziran pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0292963/

8 Haziran 2008 Pazar

In The Valley Of Elah (2007)

***** Davud ile Golyat'ın savaştıkları vadi *****

Konusu şöyle; asker emeklisi Hank Deerfield (Tommy Lee Jones) oğlunun bağlı olduğu birliğin Irak'tan döndüğü ancak oğlunun kaçak göründüğü haberini alır. Hank kaybolan oğlunun nerede olduğunu araştırmaya önce ordudaki yakın arkadaşlarından başlar. Polis ve askerlerin çok da doğru yöntemler kullanmadığı bu araştırma sırasında bazen onun da katılması ve iteklemesi gerekecektir.

Ne anladım; Paul Haggis şu ana kadar Crash, Million Dollar Baby ve Flags Of Our Fathers filmlerinde yönetmen veya senarist olarak ismini duyduğumuz bir sinemacı. Bu sefer Irak savaşını fonda kullanan bir hikayeye el atmış ve Courage Under Fire gibi yavaş yavaş çözümlenen bir askerin kaybolması öyküsünü anlatıyor. Ortadoğu'daki Amerikan varlığı ya da genel olarak savaşın insan üzerindeki yıkıcı tahribatı konularını ele alan bir filmde merkez üs olarak cephe yerine Amerika'yı almak çok kritik ve olgun bir karar. Jones ülkesine gönülden bağlı ve ordu yandaşı bir vatandaşın gözü olarak hikayenin ana karakterini çok inandırıcı bir şekilde canlandırıyor. Ülkelerinden uzağa giden genç askerlerin nasıl bir çılgınlığa atıldığı bu sefer Vietnam'dan daha farklı olduğu gibi etkilerin giderek nasıl kötüleştiğini göz önüne sermeye çalışıyor Haggis. Yan karakterleri de çok olgun çizilmiş hikayede özellikler Theron parlıyor.

Aklımda kaldı; ters bayrak. Sarandon'un oğlunun cesedinin camın arkasından gösterildiği sahnedeki oyunu (her ne kadar sahne çok gereksiz olsa da) şıktı (zaten başka pek bir sahnesi yoktu) Hank'in oğlana sapan hikayesini anlattığı sahne.

Sonuç; çok beğendim

7 haziran ctesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0478134/

13 Nisan 2008 Pazar

Into The Wild (2007)

***** Happiness only real when shared *****

Konusu şöyle; üniversiteden mezun olduğu dönemde içinde yaşadığı toplumun tüm gereklerinden uzaklaşmaya karar veren, çok başarılı bir öğrenci ve atlet olan Christopher McCandless (Emile Hirsh) , tüm birikimini hayır kurumuna bağışlar, birkaç parça eşyası ile kendini yollara vurur. Hedefi önce batıya, sonra kuzeye gitmek ve Alaska'da doğada bir süre yaşamaktır. Bu yolculuk sırasında hayatını etkileyen ve etkilediği insanlarla tanışacaktır.

Ne anladım; 1990 - 1992 arasında ortadan kaybolan ve kendisine Alexander Supertramp ismini takan Chris'in hikayesi Jon Krakauer tarafından izi sürülerek, tanıştığı kişilere ulaşılarak bir roman haline getirilmiş. Sean Penn bu kitabın film uyarlamasında döktürüyor. Ruhunda kendisini özdeşleştirdiği belli olan bu çocuğun hikayesinde nihayetinde tarafsız davranmayı da başarmış Penn. Üç zaman ve mekanda geçiyor hikaye; önce mezun olduğu dönem, yolculuğun başlangıcı ve sonrasında ailesini anlatan bir iz var. Sihirli Otobüste Alaska'da geçen zaman var, bir de yolculuk sırasında karşılaşılan kişiler; hippi çift, buğdağ biçmeyi öğreten çılgın çiftçi, hayattan atölyesinde saklanan yaşlı asker emeklisi. Alpha Dog'daki sinirli abi Emile Hirsh mükemmel oynuyor Chris'i. Eddie Vedder'in vokal ve müzikleri filmin her yanına yayılmış ve mükemmel temalar yaratıyor. Anlatım olarak bana anımsattığı film Thin Red Line oldu. Nasıl bir çıkışsızlık içinde olduğumuzu ağır bir şekilde gösteren dehşet bir film.

Aklımda kaldı; California'da şehre girdiği, kalacak yer bulduğu ama bir lokantanın penceresinden gördüğü olmak istemediği tiplerden midesinin bulandığı ve koşarak uzaklaştığı sahne. Yaşlı amcayı tepeyi çıkmaya ikna ettiği sahne. Finalde otobüsten yükselen ve doğayı alabildiğine gözler önüne seren kamera.

Sonuç; çok etkileyici.

13 nisan pazar günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0758758/

5 Nisan 2008 Cumartesi

Juno (2007)

***** It started with a chair *****

Konusu şöyle; on altı yaşındaki Juno (Ellen Page) Bleeker (Michael Cera) ile ilk birlikteliğinden hamile kalır. Juno bebeği dünyaya getirmeye ve iyi bakılacağına inanacağı bir ailenin yanına evlatlık vermeye karar verir.

Ne anladım; geçtiğimiz sene Thank You For Smoking'ini izlediğimiz Jason Reitman, eski striptizci yeni senarist Diablo Cody'nin hikayesini perdeye taşıyor. Genç yaşta cinsel ilişki ve üstüne hamilelik gibi bir çıkış noktasından gelen hikaye hiç klişelere yüz vermeden özgün bir yol çizerek unutulmaz karakterler yaratıyor. Başta Juno'ya hayat veren Page, yeniyetme ağzıyla birbiri ardına inciler döktürüyor. Superbad'in kankalarından Cera gene silik ama kendine has bir dünyası olan genç rolünde. Evlatlık edinmeye çalışan çiftte Jason Bateman artık kadayıf olmuş ama umutlarını yitirmemiş bir büyümeyen çocuk ve gözü bebek edinmekten başka bir şey görmeyen anne adayı Jennifer Garner. Juno'nun ebeveynleri en sevilesi büyükler. Kıvrak, gerçekçi ve sürekli ilgili ayakta tutan senaryo gerçekten dikkat çekici.

Aklımda kaldı; annenin ultrason sonrası teknisyeni haşladığı sahne. Finalde "Anyone Else But You" yu karşılıklı çaldıkları sahne. Sürekli kadrajdan geçen koşu takımı. Bleeker'ın kazandığı koşu sonrası devam ederek merdivenlerden çıktığı sahne. Mac'in Juno'ya aşk dersi verdiği sahne. Alışveriş merkezinde Juno ile Vanessa'nın karşılaştığı sahne

Sonuç; daha ne olsun

4 nisan cuma gecesi tolga ve şölen'le izledik

http://www.imdb.com/title/tt0467406/

29 Mart 2008 Cumartesi

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)

***** Kan banyosu *****

Konusu şöyle; Benjamin Barker (Johnny Depp) güzel karısına göz koyan Yargıç Turpin tarafından haksız yere suçlanır ve 15 yıl sürgünde yaşar. Döndüğünde karısının kendisini öldürdüğünü ve kızının yargıçın evlatlığı olduğunu öğrenir. Adını Sweeney Todd olarak değiştiren Benjamin'in asıl mesleği berberliği icra etmeye başlar. En büyük yardımcısı da alt katında etli turtalar yapan ama Sweeney gelene kadar turtalara koyacak et bulamayan ev sahibesi Bayan Lowett'dir (Helena Bonham Carter)

Ne anladım; orijinali bir Broadway müzikali olan Sweeney Todd tam Tim Burton'ın filmografisine yakışacak hikayeymiş. Son derece trajik olan hikaye sürgünden gelen bir gemiyle başlıyor. Karayip Korsanlarından beri gemiden inemeyen Depp şarkı söyleyerek iniyor gemiden. Diğer Stephen Sondheim müzikallerine göre daha az melodik parçalarla bezeli müzikal Helena Bonham Carter'ın dünyanın en kötü turtaları parçası ve Depp'in "You sir!" parçaları ile eğlenceli de olabiliyor. Pirelli rolünde Sasha Baron Cohen, kötü adam yargıç ise Alan Rickman var. Usta senarist John Logan'ın uyarlama çalışması son derece başarılı. Kan kullanımı giderek artan film Burton'ın en karanlık ve karamsar filmi herhalde.

Aklımda kaldı; bahsettiğim parçalar. Sandıktaki yarı ölü ceset sahnesi. Mekanizmalı traş koltuğu.

Sonuç; çok kanlı ve başarılı

29 mart cumartesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0408236/