Arama

31 Mart 2007 Cumartesi

Waking Life (2001)

*** Iguana, rüya görmeyenleri ısıracaktır ***

Konusu şöyle; klasik anlamda bir konusu yok filmin. Bir adam uyanmaya çalıştığı halde her uyanışında hala rüyada yaşadığını görüyor ve bu rüyalarında çeşitli insanlarla konuşarak ya da izleyerek yaşam hakkında dialoglar "yaşıyor".

Ne anladım; bu filmi izlemenin ağır bir roman okumaktan çok farkı yok. Karakterler hayat, varoluşçuluk, rüyalar, evren hakkında sürekli, ağır ve o kadar çok konuşuyorlar ki altyazı okumaktan görüntülere bakmaya pek vakit kalmıyor. Sanki çok ciddi bir muhabbet dönüyor biz de neler konuşulduğunu anlamaya çalışıyoruz belki söz bize düşer diye. Tüm film canlı olarak bir kez çekilmiş, oyuncular arasında yönetmenin kendisi, önceki filmlerinden karakterler, mekanlar ve Steven Soderbergh gibi konuklar da var. Karelerde sürekli bir titreme ve hareketlilik var, bu teknik bence klasik animasyonda dublaj yapılınca kaybolan inandırıcılığa iyi bir çözüm olmuş, sanki muhabbetlere uzakça bir mesafeden gerçekten tanıklık ediyormuşuz hissi yaratıyor.

Aklımda kaldı; Ethan Hawke ve Julie Delpy Before Sunset/Sunrise filmlerinde canlandırdıkları karakterlerle bir sahnede çıkıyorlar. Varoluşçuluğun insana geçici bir fransız modasından daha fazla şey vaat ettiği üzerine girişteki profesörün incelemesi, arabada megafonlar liberal demokratlar da muhafazakar cumhuriyetçiler de aynı paranın iki farklı yüzüdür diye insanları uyarmaya çalışan karakterin konuşması akılda kalıcı olanlardı.

Sonuç; bazı kısımlarda çok iyi dedim bazı kısımlarda daha kaç dakika var bitmesine diye hesap yaptım açıkçası.

31 Mart 2007 sabahı önceki gece uyuyakaldığım bu filmi tamamladım :)

http://www.imdb.com/title/tt0243017/

30 Mart 2007 Cuma

A Good Year (2006)

**** İyi mahsul ****

Konusu şöyle; Russell Crowe'un canlandırdığı Max Skinner (amcasının küçükken taktığı isimle Max-A-Million) başarılı, acımasız ve iş haricinde bir hayatı olmayan Londra'da yaşayan bir borsa simsarıdır. Hayattaki tek yakını olan ama yıllardır görüşmediği amcasının ölümüyle Fransa, Provence'deki malikanesi ve üzüm bağları ona kalır. Max malları satıp paraya dönüştürmek için bir günlüğüne oraya gider.

Ne anladım; soğuk ve yaşamdan zevk almayan iş adamının hayatın basit zevklerini yeniden keşfetmesi üzerine basit bir hikaye. Ama yönetmen Ridley Scott olunca çok güzel anlatılmış bir hikaye. Müzikler güzel, dialoglar çok dinamik ve zekice, karakterler eğlenceli. 1-2 sene öncesinin Under A Tuscan Sun filmini hatırlattı bana, onda bir kadın karakter İtalya Toscana'ya gidiyordu.

Aklımda kaldı; Yanan bir köpeği asla okşama (Never pat a burning dog - Çırağı akıl vermesi için yardımını istediğinde söylediği alakasız veciz.) Dudaklarımı affet, olmadık yerlerde zevki aradıkları için (Pardon my lips, they find pleasure in mysterious place - Kızın kulağına fısıldadığı cümle) Max'in evin bahçesini ilk kez gezdiği sahne; tozların ve unutulmuşluğun içinde geçmişten sesler duyduğu. Max'in kızla randevusu sırasında Ridley Scott evde kuzen ile Max'in arkadaşının tanışmalarını da paralel kurguyla vermiş. Normalde aksiyon sahnelerinde çok kullanılan bir teknik burada değişiklik katmış.

Sonuç; kaliteli bir drama

29 mart 2007 çarşamba akşamı evde izledik

http://www.imdb.com/title/tt0401445/

Renaissance (2006)

**** Entellektüel Bilim Kurgu Animasyon ****

Konusu şöyle; 2054 yılında Paris'deyiz. Avalon isimli (Avon'a bir gönderme galiba) bir şirket, bu bilim kurgu dünyasında insanlara gençlik, güzellik, sağlık ürünleri sunuyor. Bu şirketin araştırmacılarından biri kaybolur. Onu bulmakla da cevval polis Karas görevlendirilir. Karas kızın ölümsüzlük üzerinde çalıştığını öğrenir.

Ne anladım; film çok keskin siyah ve beyazlardan oluşan bir animasyon. Başlangıçta Max Payne gibi bilgisayar oyunlarının geçiş sahnelerinin hissini veriyor ama neyse ki hikayenin ilginçliği filmi toparlıyor ve Final Fantasy gibi bir felakete dönüşmüyor. Çoğu bilimkurgu animasyonunda biçime takılıp hikayeden hiçbirşey anlayamam problemini bu filmde yaşamadım. "eğer ölüm olmasa hayatın değeri kalır mıydı?" şeklinde bir mesele çevresinde gelişiyor hikaye.

Aklımda kaldı; genel olarak Blade Runner havası var. Karas'ı Daniel Craig (şimdilik son Bond) seslendiriyor. Renkli olmamasından dolayı olsa gerek belirli bir sahne ön plana çıkmadı benim için filmin genel havası belirleyici şekilde akılda kalıyor.

Sonuç; Filmi genel olarak beğendim ama çok sağlam bir sebep ortaya koymadan tuttuğu taraf içime sinmedi (hayatın şu anda bir sonu var da sanki daha fazla değer vermemizi sağlıyor mu ki bu?).

28 mart 2007 çarşamba akşam izledim merve doktor muayenesindeyken. Sonra halam hastaneye kaldırılmış gece onu ziyarete gittik. Neyse ki durumu iyi

http://www.imdb.com/title/tt0386741/

24 Mart 2007 Cumartesi

Borat: Cultural Learnings of America for Make Benefit Glorious Nation of Kazakhstan (2006)

**** Jak sie masz ****

Konusu şöyle; Şanlı Kazakistan hükümeti, incelemek ve bir belgesel çekmek üzere TV şahsiyeti Boratı "A,B ve D" ye gönderir. New York'da çekimlere başlayan yapımcı Azamat ve Borat, Borat'ın TV de Sahil Güvenlik dizisinde Pamela Anderson'ı görüp aşık olması üzerine California'ya doğru yola çıkarlar ve yolda Amerikan kültürü hakkındaki belgesellerini çekmeye devam ederler.

Ne anladım; Sasha Baron Cohen gerçek kimliği ile ortalıkta görünmeyen, hep canlandırdığı karakterlere bürünerek yaşayan bir komedyen. Hatta oscar ödül töreninde bu yüzden sunuculuk yapmadı gibi bişeyler hatırlıyorum. Andy Kaufman gibi sürekli izleyiciyi rahatsız etmek üzerine kurulu mizah anlayışı var. Sahneler bazen Jackass gibi manasız iğrençliklere dönüşse de filmin büyük kısmı ilginç. Amerika'nın röntgenini çekiyor ve çok da hoş görüntüler çıkmıyor ortaya. Bıyığı müslümanlıkla özdeşleştiren ve kesmesini tavsiye eden bağnaz kovboylar, cinsiyet ve renk ayrımcılığı ruhuna işlemiş gençlik, tvdeki cinsel sömürü, din sömürüsü vs. birçok noktaya dokunduruyor.

Aklımda kaldı; Borat ile Azamat'ın cıscıbıl güreşi hem akılda kalıcı hem mide kaldırıcı, insan unutmak istiyor. Milli marşı söylediği sahnenin sonunda at devriliyor, marşın sözleri iyi. Son yazılardan sonra 3 yaşından küçüklere zararlı olabilir gibi bir mesaj çıkıyor. Kibar insanlarla yemek masasında Retired ile Retarded kelimesi üzerinden espriler yapıyor. En sonunda kadın bunları evden kovuyor. Polis çağırdım diyor. Borat: "Why? Did the retard escape?"

Sonuç; alışık olmayan bünyeleri çarpar.

24 mart ctesi sabah izledim

http://www.imdb.com/title/tt0443453/

Nick Of Time (1995)

*** Gerçek zamanlı aksiyon ***

Konusu şöyle; karısı ölen ve küçük kızıyla beraber Los Angeles'a dönen Gene Watson (Johnny Depp) garda kendini polis olarak tanıtan iki kişi tarafından alıkonulur. 1,5 saat içerisinde söyledikleri kişiyi öldürmezse çocuğu öldürülecektir.

Ne anladım; film gerçek zamanlı ilerliyor, yani başında saat oniki oluyor ve adama verilen sürede beraber ilerliyoruz. Sıradan bir adam çocuğuna olan sevgisi kullanılarak katile dönüştürülebilir mi? Sıkı oyuncular var izlemesi zevkli ama hikaye çok yapay duruyor. Christopher Walken'ın kötü adamı her taşın altından çıkıyor, yakın mesafeden vuruluyor ölmüyor, Depp kafa üstü yere çakılıyor ölmüyor vs. Tam sabun köpüğüne dönüşüyor sonlara doğru film

Aklımda kaldı; Depp çaresiz baba Walken kötü adam rolünde akılda kalıcı. Silahın içinde kameranın dolandığı ve kurulduğu giriş sekansı çok şık.

Sonuç; eğlencelik

23 mart cuma gecesi evde izledik

http://www.imdb.com/title/tt0113972/

23 Mart 2007 Cuma

Man Of The Year (2006)

*** Politikacılar çocuk bezi gibidir. Aynı sebeple , belli aralıklarla değiştirilmeleri gerekir ***

Konusu şöyle; Jay Leno tarzında bir komedyen/sunucu Tom Dobbs (Robin Williams) siyasi eleştiriler yaptığı bir programında "belki de başkan olmalıyım" diye bir espri yapar, izleyicileri bu fikri ciddiye alır, Dobbs gerçekten aday olur ve gerçekten de seçimi kazanır.

Ne anladım; hiçbir partiye üye olmayan, seçilebilmek için sermaye sahiplerine sırtını dayamayan, dolayısıyla hiçbir borcu da olmayan dobra bir insan Amerikan Başkanı olabilir mi? Bu fikir üzerine başrole Robin Williams'ı koyup serbest bırakılmış. Williams bomba gibi, sürekli konuşuyor. Good Morning Vietnam'daki gibi bir performans. Senaryoda çok acaiplikler var. Mesela bilgisayar hatası (iki kez tekrarlayan harflerle ilgili) tam olarak açıklanamıyor ama çok dandik bir hata.

Aklımda kaldı; alakasız bir yerde Laura Linney'in karakterinin cep telefon şarjı bitiyor, şarj bulmak için bir dükkana giriyor, kadın diyor "ohoo o telefon 2 yıllık" Teknolojinin ne kadar hızlı değiştiğine bir gönderme yapılıyor ama çok havada kalan bir sahne. Williams'ın kulak içi cep telefonu taklidi yaptığı sahne komikti. Laura Linney'e evde saldırdıkları sahne bir komedi filminden beklenmeyecek derecede gerilimli bir sahneydi, havaya sıçradık.

Sonuç; Williams'ın performansı güzel, filmin çıkış noktası da iyi ama havada kalıyor bence.

22 mart perşembe akşam evde izledik

http://www.imdb.com/title/tt0483726/

17 Mart 2007 Cumartesi

Mutluluk (2007)

*** Öyle icap etti, gittik ***

Konusu şöyle; Meryem saldırıya uğramış bir durumda bulunur ve ailesi kızın kirletildiğine karar verir, kimin yaptığını da hatırlayıp söyleyemediğinden öldürülmesine karar verir. Bu işle de askerden dönmek üzere olan amca oğlu Cemal görevlendirilir. Aynı zamanlarda Türkiye'nin bambaşka bir yerinde Profesör İrfan hayatından sıkılmıştır ve bir gün herşeyi bırakıp ortadan kaybolup teknesiyle dolanmaya başlar.

Ne anladım; Türkiye'nin en doğusundan sebepsiz bir töre cinayeti teşebbüsü ile en batısından hayatından sıkılmış bir adamın kendini bulma hikayesi karşılaşıyor. Zayıf tarafları; süresi biraz uzun, sanırım kitaptan mümkün olduğunca fazla kısım kullanılmak istenmiş. Fedon kılıklı Talat Bulut arada ölçüyü tutturamıyor ve Murat Han'ın karakter biraz abartılı değişimler geçiriyor ve diyalogların yakışmadığı çok yer var.

Aklımda kaldı; köprü altındaki sahne. Girişteki tam afişlik (zaten afişte de var) adanın üzerindeki Mutluluk yazısı ve sudaki yansıması.

Sonuç; çok iyi niyetli yaklaşırsanız iyi bir film ama eksikleri çok gene de.

16 mart 2007 cuma gecesi 300 spartalıyı hedefleyerek ümraniye carrefour'a gittik ama netekim dandik yerler kaldığından ona girmedik buna girdik.

http://www.imdb.com/title/tt0978649/

15 Mart 2007 Perşembe

Blood Diamond (2006)

**** TIA - This is africa ****

Konusu şöyle; bir balıkçı (Solomon- Hounsou), askerler tarafından zorla elmas arama işinde çalıştırılırken büyük boyutlu bir parça bulur ve saklar. Bu sakladığı parça kendisi için ailesini kurtarma, artık büyük elmas tüccarlarının gözünden düşmüş kaçakçı (Danny Archer - Caprio) için son şans anlamına gelmektedir. Tabi asker bozuntuları da kendileri için elmasın peşindedir.

Ne anladım; Sierra Leone 90'lı yıllar boyunca iç savaşı yaşamış, askeri örgütler halkın anasını ağlatmış. Dünyanın geri kalanında çok değerli olan kaynaklar çıkarıldıkları ülkenin başına bela olmuş. Burada sözkonusu nesne elmas. Yine aynı dönemi konu alan Hotel Rwanda vardı geçen sene, bence tam okul müsameresi tadında bir filmdi. Burada daha sağlam bir hikaye var, sonuçta dünya kötü ve herşeyi düzeltmek mümkün değil, kendin ve ailenin başının çaresine bakacaksın diyor. Caprio artık her rolü aynı şekilde oynuyor gibi geliyor bana, o kadar çok sigara içiyor ki kanserden ölür diye bekliyordum, benim canım çekti.

Aklımda kaldı; ufacık çocuklar otomatik tüfeklerle yol kesip adam vuruyor, uyuşturucuyla iyice gerçek hayatla bağlarını koparıyorlar, o etkileyici geldi. "Oğlunu kurtarmak için kendi hayatını hiçe sayan baba" hikayesi maalesef gene karşımıza çıkıyor.

Sonuç; sevdim galiba..

14 mart çarşamba gecesi evde izledik. Hiç etkilenmedi Merve, istiyo elmas.

http://www.imdb.com/title/tt0450259/

9 Mart 2007 Cuma

Front Line (2006)

*** Değişik bir soygun filmi denemesi ***

Konusu şöyle; Kongo'da kabileler arasındaki basbayağı vahşi savaştan kaçan Joe Yumba İrlanda'ya göçmen olarak kabul edilir. Eşi ve çocuğu da yanına getirtilen Joe'ya bir bankada güvenlik görevlisi olarak da iş bulunur. Ama Dublin'in göbeğinde bile geçmişindeki şiddet döner dolanır onu bulur. Bir grup hırsız görev yaptığı bankayı soymak için peşine düşer.

Ne anladım; biraz baygın bir göçmen trajedisi gibi başlıyor sonra hikaye açılıyor. Lost'taki Mr. Eko'nun hikayesi tadında bir hikaye, geri dönüşlerle geçmişinde neler olduğunu öğrenirken bir yandan da soygun hikayesini takip ediyoruz. Bir İngiliz suç filmine değişik bir altyapı oluşturulmuş ve güzel olmuş.

Aklımda kaldı; 24'ün beşinci sezonunda izlediğimiz James Frain kötü adam rolünde ayrı bi deli. Çok orijinal ve mide bulandırıcı bir işkence yöntemi bulmuşlar ve nedense herkes onu uyguluyor (ilaçla ereksiyon hali falan filan.. ıığğk)

Sonuç; fena değil

6 mart salı gece evde izledik

http://www.imdb.com/title/tt0488121/

4 Mart 2007 Pazar

Idiocracy (2006)

**** Yönet, takip et ya da yoldan çekil ****

Konusu şöyle; girişte şöyle bir teori sunuluyor. Güçlü ve akıllı olanın hayatta kalacağı tezine dayanan doğal seleksiyon kuramı işlememektedir, akıllı ve entellektüel insanlar çocuk yapmıyor ya da az yapıyorken eğitimsiz halk giderek aptallaşıyor ve çok fazla üreyerek çoğunluğu ele geçiriyorlar. Etliye sütlüye karışmayan sıradan adam Joe'yu askeriye, bir seneliğine dondurulacağı bir deneye sokar. İşler ters gider ve Joe 500 yıl sonra, embesillerle kaplı dünyanın en akıllı insanı olarak uyanır.

Ne anladım; hikaye Woody Allen'nın Sleeper'ına ya da Futurama isimli inanılmaz komik animasyon serisinin çıkış noktasını kullanıyor. 500 yıl sonrasında dünyaya hakim olanlar kırılan camları bile tamir edemeyen, bitki yetiştiremeyen, hastaneleri alışveriş merkezine dönmüş zavallı bir dünya. Beavis & Butthead'in yaratıcısı olan, Office Space ile tüm ofis çalışanlarının gizli kahramanı olan Mike Judge gene saldırgan mizahıyla bu sefer de dünyanın gidişinden dem vuruyor. Amerikan hükümeti ve bakanlardan tvyi kaplayan Jackass tarzı programlara kadar çok şeye dokunduruyor.

Aklımda kaldı; Uhh-merican Exxpress. "Eğer bizim sigaradan içmiyorsanız .. Siktirin" yazan zeka seviyesi düşük reklam. Kızın tv'deki gösteri alanını işaret ederek "Beni şuraya götür" dediği, elemanın kızı kucaklayıp tv'nin yanına taşıdığı sahnede koptuk.

Sonuç; güzel bir "aptal komedi"

4 mart pazar evde izledik

http://imdb.com/title/tt0387808/

3 Mart 2007 Cumartesi

Perfume: The Story Of A Murderer (2006)

**** Kadın kokusu ****

Konusu şöyle; 1730larda Paris'te Jean-Baptiste Grenouille doğar doğmaz annesi tarafından ölüme terkedilir, ancak doğuştan gelen her tür kokuyu ayırt etme yeteneği ve azmiyle yaşama tutunur. Kendini insanların içindeki sevgiyi ortaya çıkaracak kokuyu bulmaya adar. Bu uğurda cinayetler işleyecektir.

Ne anladım; üniversiteden beri okuycam diyip bir türlü okuyamadığım kitaplardan Parfüm nihayet sinemaya aktarıldı da izledim. Yöneten Tom Tykwer Heaven'daki havada bir film yapmış. Finale doğru bir meydandaki herkesin soyunup sevişmeye başladıkları sahne gibi bazı noktalar biraz havada kalıyor ama kokuyu görselleştirme gibi zor bir hedefi de başarıyor bence. Sıradan bir seri katil cinayetleri filmi değil, sembolizme had safhada yaslanan bir hikaye var, ortalama aksiyon bekleyenleri hayal kırıklığına uğratabilir.

Aklımda kaldı; annesinin Grenouille'i pazarın orta yerinde doğuruverdiği giriş sahneleri. Dustin Hoffman'ın canlanırdığı parfümcü. Meydandaki orgy sahnesi (yalnız başta kamera oyuncuların üzerinde gezmeye başladığında çoğu salak salak abartılı ve bariz kötü tepki veriyordu, bana öyle geldi).

Sonuç; şimdi kitabı okumak gerekecek.

3 mart ctesi gece evde izledik

http://www.imdb.com/title/tt0396171/

Family Plot (1976)

*** Hitchcock'un son filmi ***

Konusu şöyle; Fran falcı numarası yaparak zengin insanlardan para koparmaya çalışır, George o insanlar hakkında araştırmalar yaparak ona yardımcı olur. Zengin bir kadın yıllar önce onun yüzünden kaybolan yeğenini aramaktadır. Dolandırıcı çift, kadın onbin dolar teklif edince çocuğun peşine düşer. Bu arada kim olduğundan habersiz çocuk da kocaman adam olmuştur ve o da sevgilisiyle beraber adam kaçırıp fidye paralarıyla yaşamını kazanan bir suçluya dönmüştür. Bu ikilinin ödül avcıları olduğunu düşünür.

Ne anladım; iki dolandırıcı çiftin hikayesi güzel bir şekilde birleşiyor. Oyuncu kadrosu genellikle yan rollerde görmeye alıştığımız oyunculardan kurulu (Bruce Dern, William Devane vs.) ve onları izlemesi zevkli. Bir Hitchcock filmine göre uzun süresine rağmen finali çok hızlı ve basit buldum.

Aklımda kaldı; freni tutmayan arabanın kontrolsüzce hızlandığı, bir ara motorcuların arasından geçtiği sahneler. Hitchcock bir kapının ardındaki silüet olarak görünüyor bu kez.

Sonuç; ortalama bir Hitchcock filmi

3 mart ctesi sabah evde izledim

http://www.imdb.com/title/tt0074512/