Arama

2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2010 Cumartesi

Time Traveller's Wife (2009)

** Cıbıl zaman yolcusu **

Konusu şöyle; genlerindeki bir anormallikten dolayı sürekli zamanda yolculuk eden kütüphaneci Henry (Eric Bana) üstüne bir de evlenir.

Ne anladım; Tattoo ile dikkat çeken, Flightplan ile Hollywood'a giriş yapan Robert Schwenke bir acaip film çekmiş. Roman uyarlaması olan bu hikaye Jumper'ı anımsattı ve aynı onun gibi giderek dağılan ve toparlanamayan bir fikir yumağı hissi bıraktı. Adam zamanda yolculuk yapıyor, küçük bir kızla tanışıyor ve zamanla onun gelecekteki karısı olacağını anlıyor ve kur yapıyor, kendi annesinin öldüğü trafik kazasının oraya gidiyor ve kendisine yardım ediyor ama bu yolculuklar kendi kontrolünde değil. Nihayetinde zamanda yolculuk senaryoda fantezi ya da bilimkurgunun bir parçası değil romantizmin herhangi bir nedene dayandırılmayan desteği olarak kullanılıyor ki ben pek kafamda oturtamadım bu yaklaşımı ve ısınamadım. Öyle cıscıbıl zamanda yolculuk yaparsan evlenmesen bile en azından kolay arkadaş edinirsin. Belki bu hikaye kağıt üzerinde iyidir ama film olarak anlam ifade etmiyor.

Aklımda kaldı; polis arabasının arka koltuğuna tıkıldığı sahne. Av sahnesi.

Sonuç; bu nedir yahu

27 şubat cumartesi günü izledik

7 Şubat 2010 Pazar

Saw VI (2009)

**** Remember, don't trust the one who saves you. ****

Konusu şöyle; Ajan Strahm bir önceki bölümde ölmüştür ve Dedektif Hoffman artık Jigsaw'un planının uygulayıcısıdır. Bu bölümde ise bir sigorta şirketinin tazminat ödemesini engellemek için müşterilerin davalarındaki açık noktaları bulmakla görevli William'ın hayatındaki insanlar onun kurtarabileceği tuzaklarda can vermeye başlar.

Ne anladım; bir önceki ara taksim ya da aslında yarım bırakılan bölümden sonra tüm seriyi tamamlayan bir final var önümüzde (ama serinin son bölümü değil). Bir serinin altıncı filmi için son derece başarılı, üstüne üstlük kendi içerisinde bile tüyler ürperten sürprizler barındıran bu adımda senaryonun sadece jigsaw gizemi üzerine değil, paralelde William'ın hikayesine de eşit ağırlık verilerek kurulması nihayetinde çok şaşırtıcı bir başarı getiriyor.

Aklımda kaldı; atlı karıncadaki çalışanların kendilerini kurtarmak için yalvarışları. William hikayesinin sonu

Sonuç; gayet iyi

http://www.imdb.com/title/tt1233227/

30 ocak cumartesi gecesi izledik

Up In The Air (2009)

**** We are not swans, we're sharks ****

Konusu şöyle; çalışanlarını işten atmak isteyen ancak bunu kendileri yerine başka bir insan kaynakları şirketine bırakan firmalara Ryan Bingham (George Clooney) ülke içerisinde uçakla seyahat ederek gider ve bu çalışanlarla görüşme yaparak kovar. Ancak artık zaman değişmiştir ve bu işi yapmanın daha teknolojik bir yöntemi denenmektedir. Uçmak dışında bir hayatı olmayan Ryan için bu ölmek gibidir.

Ne anladım; her sene bir izlenesi film çıkartan Jason Reitman'dan bu senenin mahsulü. Senaryolara da el atan yönetmen Clooney'i çok doğru bir rolde kullanıyor. Sahne aralarındaki o bölümün geçeceği şehrin havaalanının havadan görüntüleri Ryan'ın sürekli gözlerinin önündeki manzara. Şehirlerin yukarıdan bakınca o kadar birbirinden farkı da yok. Vera Farmiga'nın canlandırdığı Alex'te hayat arkadaşı olma potansiyeline sıkıca sarılan Ryan'ın sonrasında yaşadığı sürpriz bize de vuruyor aynı şaşırtıcılık ve acıyla. Natalie'nin ise terkediliş biçimi o gözyaşlarının karşısında kahkaha atmamıza neden oluyor.

Aklımda kaldı; J.K. Simmons'un işten atma görüşmesinde Natalie'nin söze karışması, adamın onu feci haşlaması sonrasında Ryan'ın "ama bu senin hep yapmak istediklerini yapman için bir fırsat olabilir" mealinde konuşmasıyla sakinleştirdiği sahne. Ryan ile Alex'in Natalie'ye kendi kuşaklarını anlattıkları sahne. Ryan'ın sunumda yaptığı "sahip olduklarımız arttıkça yavaşlar ve ölürüz" temalı konuşması.

Sonuç; izlenesi

31 ocak pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt1193138/

25 Ocak 2010 Pazartesi

Ugly Truth (2009)

** Erkekler basittir **

Konusu şöyle; kadın erkek ilişkileri konusunda maço ve dobra yorumlarda bulunduğu kısa programıyla dikkat çeken Mike Chadway (Gerard Butler) düşen reytingleri kurtarmak için Abby'nin (Katherine Heigl) yönettiği haber programına transfer olur. Mike, baskın kişiliği yüzünden uzun süreli bir ilişkiye bir türlü giremeyen Abby'e koçluk yapmayı teklif eder.

Ne anladım; daha önce Monster In Law ve 21 uyarlamasını izlediğimiz Robert Luketic'ten gene bir romantik komedi. Butler cinsiyetler üzerine ahkam kesen, "erkekler basittir" temalı kısayol hayat rehberi aforizmalar savuran derinliksiz bir karakteri, Heigl da kendince kurduğu dünyayı aşırı kontrol merakıyla dakik bir şekilde yaşatan ama diğer karakterin gelmesiyle bu muhafazayı bırakıp içindeki küfürbaz bastırılmış kişiliğin de ortaya çıkmasına izin veren değişen kadın karakteri canlandırıyor. İkisi bir arada görüntüyü kurtaran bir çift olmuş. Fena başlamıyor hikaye, özellikle Mike'ın Abby'e erkek arkadaşı kendisine bağlaması konusunda koçluk etmeye başladığı kısım keyifli ama yarısından sonra birden Mike karakterinin bu agresifliğinin sebebinin kıza duyduğu platonik aşk olması gibi bir yola girince hikaye ile yollarımızı ayırıyoruz, bence Mike karakteri çöküyor bu hamle ile. Mizah unsuru olarak güzel bir kadına küfür ettirmek de filmi taşımaya yeterli gelmiyor. Balonlu final ise kelebek gibi konmuş filme. Netice itibarı ile oyuncular değişik ve eğlenceli karakterler canlandırıyor ama sonlara doğru dağılıyor film.

Aklımda kaldı; maçta kulaklık vasıtasıyla ilk buluşmalarına destek verdiği sahne. İlk programında sunucu çifte yaptığı analiz.


Sonuç; olmamış

25 ocak pazartesi gecesi izledik


http://www.imdb.com/title/tt1142988/

Law Abiding Citizen (2009)

*** Can't fight fate ***

Konusu şöyle; evine girip karısı ve kızını öldüren katillerden biri savcı Nick Rice (Jamie Foxx) ile anlaşıp dışarı çıkınca, Clyde Shelton (Gerard Butler) tüm adalet sistemine savaş açar.

Ne anladım; F. Gary Grey'in filmi ailesi gözleri önünde öldürülen ve intikam saplantısı dışında hayata tutunacak bağı kalmayan adam hikayesini anlatıyor. Ancak aynı hikayeyi yeniden anlatmasını mazur kılacak bahaneye de sahip; mağdur hapisteki hücresindeyken bile onlarca insanı öldürebiliyor ve tüm şehri sarsacak eylemler yapabiliyor. Bu gizem sayesinde olaylar zıvanadan çıktıkça iki başrolün de usturuplu oyunuyla komediye dönüşmüyor. Bol saçmalıkları dolayısıyla ciddiye alınması mümkün değil ancak Crank, Saw gibi utanılarak zevk alınabilecek bir eğlencelik.

Aklımda kaldı; kemikle cinayet. Yargıcın öldürüldüğü sahnede yok artık dedim tabi daha sonunu görmemiştim.

Sonuç; eğlencelik

24 ocakta izledik

Taking Woodstock (2009)

**** Woodstock ruhu ****

Konusu şöyle; iç mimarlık kariyerini bırakıp ailesinin Catskills'deki batmak üzere olan motellerinde onlara yardım için çalışan, yörenin ufak ticaret odasının başında yer alan ve her sene kendince kasaba halkına çayırda plak çalarak müzik festivali düzenleyen Jake Teichberg (Henry Goodman) büyük bir festivalin düzenleneceği Walkill kasabasının son anda şehirlerinin hippilerin basmasından çekindikleri için olayı iptal ettiklerini öğrenince finansal sorunlarını aşmak için festivali düzenleyenlere konserleri kendi kasabasında yapmalarını önerir.

Ne anladım; eşcinsel filmlerinin unutulmaz yönetmeni olma yolunda ilerleyen Ang Lee 1969 un en önemli olaylarından Woodstock'u anlatıyor. Konserin herhangi bir müzikal anını sunmayan, bu olayın kendisi kadar ilginç hazırlanış öyküsüne odaklanan hikaye olayların kahramanının kendi yazdığı otobiyografik kitaptan uyarlanmış zaten. Önemli bir milata ve bir neslin simgesine dönüşen Woodstock olayını bir adamın yaşadıkları paralelinde anlatan çalışma o zamanda oralarda takılıyor olmanın nasıl bir şey olduğu hissini başarıyla veriyor zaten amacı da o. Kim oraya gelmiş, sahneye çıkmış oyuncularla göstermekten ziyade onlar hakkında konuşan katılımcıları izlemek hakkında film zaten öbürü ile ilgili yapılmış bir sürü film ve kayıt var. Bir de filmi yeterince komik olmayan bir komedi olmakla suçlayan eleştiriler gördüm ki tamam tür olarak komedi sınıfında yer alabilir ama o amaçla değerlendirmek gereksiz. Goodman başrol için çok sıradan görünümlü ama bu hikaye için o görünüm tam uyuyor, fakirlikten ölüm gibi korkan anne rolünde Imelda Staunton çok iyi.

Aklımda kaldı; Vw deki çiftle yaşadığı asit deneyimi ve ardından konser alanını dalgalanarak gördüğü sahne bir belgeselin verebileceğinin ötesinde gerçekliğe sahip. Anne babanın sihirli kekleri.

Sonuç; hoşuma gitti

23 ocak pazartesi

22 Ocak 2010 Cuma

Zombieland (2009)

**** Rule #1 : Cardio ****

Konusu şöyle; insanlığın çoğunun beyinlerine nüfuz eden bir hastalıkla zombiye dönüştüğü ve Amerikanın Zombieland'e olduğu bir ortamda eline kız eli değmemiş takıntılı ve hayatta kalmak için upuzun bir kural listesi oluşturan Columbus (Jesse Eisenberg) hayattaki tek amacı yeniden twinkie yiyebilmek olan kovboy karizmasındaki zombi katili Tallahassee (Woody Harrelson) ile birlik olup zombisiz batıya doğru yola düşer.

Ne anladım; Ruben Fleischer isimli yönetmenin ilk büyük projesi, nedense film başlayana kadar Rob Zombie'nin sanıyordum filmi. Zombilerin tehditi altında hayatta kalmaya çalıştığı ve bunun için oluşturduğu kural setini aktardığı girişin ardından bir yol filmi olarak devam eden komedinin büyük ağırlığı oluşturduğu filmde zaten zombiler de tamamen değişik şekilde öldürülmeleri ile eğlence unsurunu oluşturuyor. Shaun Of The Dead sonrası ona öykünen filmlerin en başarılısı olan Zombieland film referanslarıyla yüklü senaryosu ve estetik zombi katli sahneleriyle öne çıkıyor.

Aklımda kaldı; komşu kızla olan sahnesi. Piyanoyla haftanın zombie katli. Tüm Bill Murray sahnesi. - Pişman olduğun bir şey var mı? - Garfield belki.

Sonuç; eğlenceli

http://www.imdb.com/title/tt1156398/

21 ocak günü izledim.

12 Ocak 2010 Salı

Brüno (2009)

**** I gave him like a traditional African name : O.J. ****

Konusu şöyle; ünlü modacı Brüno (Sacha Baron Cohen) giydiği yenilikçi kıyafetle bir defilede rezalet çıkarınca memleketi Avusturya'da mesleğinden aforoz edilir. Amerika'ya gidip ünlü olmaya karar veren Brüno kendisine tapan yardımcısı Lutz ile burada değişik denemeler yapar.

Ne anladım; Larry Charles ile Cohen'in Borat'dan sonraki ikinci birlikteliği. Doğal olarak birinci ile karşılaştırılıyor ve mizah anlamında biraz daha zayıf ya da daha fazla rahatsız edici olduğu doğru. Borat filmin genelinde anlatıcı ya da olayların yanında yer alan kişi iken Brüno açık eşcinsel ve doğrudan bununla ilgili yarattığı sahnelerin içinde, her yeni sahnede yok artık dedirtebiliyor. Epilasyon, jakuzida çıplak erkekler, cinsel organlar ve oral seksle ilgili espriler ardarda. Bayağı mizah yaptığı söylenebilir ama bence yaptığı mizahı iyice ileri götürerek nihayetinde Borat'ta yaptığı muhafazakar bakış açısına doğrudan saldırırken yalandan özgürlükçü liberallerin de sinirlerini bozarak riyakarlığı ortaya çıkartıyor bu açıdan değerli. Karşılaştırmak gerekirse Recep İvedik de benzer noktalardan yola çıkıyor ancak onun amacı avam bir karakteri aşırı karikatürize ederek cehalete, magandalığa övgüler düzüp, elit olarak nitelenen zevklere kolaycı yoldan saldırmak bunu da para basan bir makinaya çevirmek. İzlerken o kadar gelmedi ama sonradan sahnelere baktığımda hakikaten kopuk skeçler var. Bana rahatsız edici gelen tek yeri; bazı sahnelerin doğal sıradan insan tepkileri yerine aktörler tarafından oynanmış hissiyatını taşımasıydı. Birden çok kamerayla çekilen sahneler ya da Brüno'nun bulunmadığı çekimler bunu düşündürdü.

Aklımda kaldı; Harrison Ford'un tepkisi. Richard Bey Show'da zenci kadınlarla dolu bir salonda zenci çocuğu nasıl evlatlık aldığı, adını O.J. koyduğu ve beraber çekilen "sevgi" dolu resimleri gösterdiği sekans. Deneme çekimini izleme sahnesi ve bağıran çük. Maço güreşçilerden oynaşan gaylare dönüştükleri sahne. Finalde Bono, Chris Martin, Snoop Dogg, Elton John falan Brüno'nun şarkısını söylüyor.

Sonuç; uyarayım çok acaip
9 ocak pazar günü izledim

3 Ocak 2010 Pazar

Neşeli Hayat (2009)

*** Bu da mı gol değil? ***

Konusu şöyle; maddi sıkıntı içerisindeki Rıza (Yılmaz Erdoğan) yılbaşı öncesinde ajanstan bir alışveriş merkezinde noel babalık işi bulur. Bir yandan bir çok tanıdığını alışveriş temsilciliği işine sokup iflas etmesinden dolayı borç ve davalarla uğraşan, diğer yandan karısının kardeşine iyilik olsun diye kız isteme işlerine bulaşan Rıza bu hiç bilmediği işe de başlangıçta uyum sağlayamaz.

Ne anladım; Yılmaz Erdoğan'ın yazıp, yönetip oynadığı ve BKM mutfak kadrosunun tüm diğer rollerde yer aldığı hüzünlü komedi gene İstanbul'un farklı mahallelerindeki yaşama yakından bir bakış atıyor. Filmindeki drama komedi bölgelerini oldukça derin tasarlayan Erdoğan karakterlerini de çok sempatik yapabiliyor. İlk yarısındaki acıklı hikaye giderek bir masal dönüşürken sürekli bir gülümseme bırakıyor izleyicide. Organize İşler'e göre daha skeç havasında olması gibi bir zayıflığı var.

Aklımda kaldı; Cezmi Baskın'ın şişe dibi gözlükleriyle kuruyemiş çitleten babası. Rıza'nın işe geç kalıp da minibüs yakalamaya çalıştığı sahne hissiyatı tümüyle izleyiciye geçirebilen bir bölüm.

Sonuç; izlenir.

26 aralık'da izledik

Soul Kitchen

*** Leben ist, was passiert, waehrend du dabei bist, andere Plaene zu machen ***

Konusu şöyle; Hamburg'da yaşayan Yunan asıllı Zinos (Adam Bousdoukos) kızartma ızgara ağırlıklı fastfood lokantasına mecburen üst düzey bir aşçı transfer eder ve yapılan yemeklerin kalitesi o bölge için bambaşka düzeylere çıkar.

Ne anladım; Fatih Akın'ın son yıllardaki ağır filmlerinin ardından eğlenmek amaçlı yaptığı bir komedi. Başroldeki Adam Bousdoukos'un kendi yaşamından esinlendiği senaryo fazlasıyla çalakalem. En azından yönetmenin "Im Juli" sine benzer bir samimiyet beklerken çok dağınık ve yapay sahnelerle bezeli bir film ile karşılaşıyoruz. Eğlenceli değil diyemem ama bir numara küçük geliyor. Adam'ın oyunculuğu içler acısı herşeyden önce, abartılı sakat taklidi sahnesi örneğin. İyi ki Moritz Bleibtrue onun hapishane kuşu kardeşini oynuyor. Başlıktaki cümlesi Lennon'un "Hayat siz başka planlar yaparken başınıza gelendir" cümlesi.

Aklımda kaldı; skype sahnesi. rock'çılara kaliteli yemek sahnesi.

Sonuç; idare eder

http://www.imdb.com/title/tt1244668/

1 ocak günü izledik

2 Ocak 2010 Cumartesi

Avatar (2009)

*** jaksali ***


Konusu şöyle; belden aşağısı tutmayan deniz piyadesi Jake Sully (Sam Worthington) ölen bilimadamı ikiz kardeşinin yerine aynı genlere sahip olduğu için kaynak açısından zengin Pandora gezegenindeki bir göreve katılır. Burada makinaya bağlanarak bir avatar kullanacak ve Navi halkının güvenini kazanarak değerli kaynakları insanlara bırakmaya ikna etmeye çalışacaktır.


Ne anladım; James Cameron'ın yeni bir devrim iddiasındaki filmi. Olumlu yanlarını sıralayayım; değerli kaynakların üzerinde yaşayan halk ve sömürgeci insanların bu mekana göz koyması üzerinden hem savaş ve işgal karıştı hem de insanların para hırsıyla doğaya verdikleri zararları ön plana koyan naif, çevreci ve hiç yoktan iyi olan mesajı, istese izleyicinin aklını alabilecek 3 boyut teknolojisini usturuplu kullanması. Ticari anlamda insanlara sinemada izlemeye mecbur kalacakları bir ürün sunması muhtemelen maliyetini kısa sürede çıkarmasını sağlayacak, ama 3-d olarak izleyemedikten sonra dvd ya da tvde bu film izlenir mi bilmem. Hikaye anlamında değil tabii ama teknik açıdan tıpkı Terminator 2 nin yaptığı gibi kendisinden sonrasını etkileyeceği de kesin. Bunlara rağmen uzun süresi, çok sert başlayıp birden aşırı duygusal bir karaktere dönüşen doktor, son yarım saatte birden dönüşüveren hırslı patron ve iyice kartonlaşan general karakteri ile bunları pek önemsemeyen filme karşı ilgimi kaybettim. Ben Real 3-d ile izledim belki imax daha iyidir bilemem ama on yıl sonrasında gene film izleme alışkanlıklarımızın ciddi şekilde değişeceğinin işaretidir.


Aklımda kaldı; giriş sahnesi - elemanın uyanırken uçuşan hava baloncukları ile yaşadığı şaşkınlık izleyici ile doğrudan bağ kuran güzel bir başlangıç. Jake'in avatarı ilk kullandığında koşturduğu sahne. Toruk Macto.


Sonuç; idare eder.

2 ocak günü izledim


http://www.imdb.com/title/tt0499549/

4 Aralık 2009 Cuma

2012 (2009)

*** When they tell you not to panic... that's when you run! ***

Konusu şöyle; Maya takviminde kıyamet gibi bir son olarak görünen 2012 yaklaşırken bu başarısız yazar/limuzin şoförü Jackson Curtis (John Cusack) olayların başlamasıyla çocuklarını kurtarmaya çalışır. Bir kaç yıl öncesinden bilim adamları olayları görmüş, devletleri uyarmış, devasa gemiler gizlice inşa edilmeye başlanmıştır ve sadece insanlığın şanslı bir azınlığı bu gemide yer alabilecektir.

Ne anladım; felaket fantezilerinden ekmek yiyen Roland Emmerich gene fırsatı kaçırmıyor ve tüm dünyayı gene perdede altüst ediyor. Kendini feda eden Amerikan başkanı başarısız bir duygusallık katma denemesi, rus zengin tiplemesi de çeşitlilik olsun diye konulmuş gibi yapaylık hissettiriyor ama rus pilot ve Woody Harrelson'un Charlie Frost'u filmin en renkli tipleri. Yarın dünya üzerinde yaşamın yok olacağını bilsek nelere değer verirdik fikrini Nuh'un gemisi ile birleştiren filmi zaten devasa patlama, yıkılma ve kaçış sahneleri haricinde bir sebeple izlemek isteyen var mıdır bilemiyorum. Ama vaad ettiklerini gayet iyi yapıyor, üstüne üstlük görünce içimizin rahatladığı Cusack başta olmak üzere oyuncular izliyoruz. Tsunamiden 10 metre uzaktaki Hintlinin sulara gömülürken hala cep telefonundan konuşabiliyor olması mantıklı mı? Bu film kafa yormak için değil ki..

Aklımda kaldı; limuzinle kaçış sahnesi. Dev geminin kapılarındaki sahne görsel hafızada rahatlıkla iz bırakabilecek büyüklükte. Yuri'nin kokpitteki uçağın burnunu kaldırma sahnesi. Frost'un meczup halleri.

Sonuç; pişman değilim

4 aralık günü izledik

9 Kasım 2009 Pazartesi

State Of Play (2009)

**** List of who eats free at Ben's - Bill Cosby - No one else ****

Konusu şöyle; yolsuzluklarla mücadele eden kongre üyesi Stephen Collins'in (Ben Affleck) yanında çalışan bir kız ölü bulunur. Olayın araştırmasında polisin yanında Stephen'ın okuldan arkadaşı Cal (Russell Crowe) da yer alır. Araştırmada Stephen'ın kızla ilişkisi ortaya çıkar ve karısı ile de arası bozulur.

Ne anladım; Tony Gilroy'un elinden çıkan senaryoyu sinemaya uyarlayan Last King Of Scotland ile bildiğimiz Kevin Macdonald. Aynı senaristten çıkan Michael Clayton gibi sağlam bir politik gerilim çıkmış gene ortaya, Robert Redford'lu Sydney Pollack'lı dönemin tadını hissettiriyor. Rachel McAdams'ın karakteri hırslı yeni gazeteci eski blog yazarı, sert patron Helen Mirren, aldatılan eş Robin Wright Penn ile kadın karakter ve oyuncular kontenjandan değil sağlam altyapılarla katılıyorlar gösteriye. Kara filmlerin en gözde işyeri olan gazete binası
dijital devrimin baskısı altında belki de son heybetli duruşunu sergiliyor. Russell Crowe'un tombul yanaklı, hırpani, ağlanacak omuz Cal karakteri de özdeşleşilebilecek bir havalı adam.
Aklımda kaldı; gazete mekanı.

Sonuç; iyi

8 kasım günü izledik

8 Kasım 2009 Pazar

Kıskanmak (2009)

**** Tatlılardan ne yicez? ****

Konusu şöyle; Cumhuriyet'in ilk yıllarında Zonguldak'ta göreve gelen mühendis Halit (Serhat Tutumluer) güzel karısı Mükerrem (Berrak Tüzünağaç) ve evde kalmış kız kardeşi Seniha (Nergis Öztürk) ile birlikte yaşarlar. Mükerrem kentin zengin ailelerinden birinin oğlu Nüshet ile ilişkiye girer ve bu durumu kocasından gizlemek için Seniha'dan yardım bekler.

Ne anladım; Zeki Demirkubuz'un ilk dönem filmi çalışması. Kostümlü, balo sahneli bir giriş insanı güzel bir şaşırtıyor. Sonrasında film bir Demirkubuz filminden beklenecek şekilde üç karakterin durumlarına odaklanıyor. Romana ne kadar bağlı kalıyor bilemiyorum ama filmin ikinci yarısında yönetmenin ağırlığı iyiden iyiye hissediliyor. Tüzünağaç'ın başarılı diyemem ama durumu idare eden oyunculuğu Nergis Öztürk'e biraz yapay çirkinleştirilmiş hissi verse de unutulmaz bir Seniha performansında yardımcı oluyor. Her üç karakter de pasif varoluşçu karakterler olarak başlarken sırayla her birinden beklenmeyecek dönüşler izlediğimiz hikayede görsel olarak da değişik denemeler var.
Aklımda kaldı; "Ya niye böyle şeyler yaptı ki şimdi bu?" sorusuna değişik bir yanıt veren Seniha'nın son monoloğu. Nüshet ile Halit'in karşılaştığı sahne. Zifiri karanlık içerisinde Halit'in gaz lambasını yaktığı sahne.

Sonuç; iyi.

7 kasım cumartesi günü izledik

My Sister's Keeper

**** Engineered baby ****


Konusu şöyle; Kate (Cameron Diaz) ve Brian Fitzgerald'ın (Jason Patric) kızları Anna, büyük kızkardeşi lösemi hastası Kate'in tedavisi için ailesi tarafından
sürekli tıbbi müdahalelere zorlandığı ve bunun sona erdirilmesi isteğiyle bir avukata başvurur.

Ne anladım; usturuplu dramaların yönetmeni Nick Cassavetes, Jeremy Leven ile yazdığı senaryodan çekmiş filmi. Abigail Breslin ve Cameron Diaz'ın hastası değilim, afişe bakınca da duygusal bir kanser draması çıkacakmış gibi görünüyor. Ama yönetmenin hatrına bir şans tanıdık ve değdi kanımca. Evet ağlamaklı bir drama ama özgünlüğünü de sağlayabilmiş bir senaryo var ortada. Anne baba verdikleri zor karar sayesinde hayatlarını bir şekilde devam ettirebilmiş ancak küçük kızın artık büyüyüp kendine ait kararları olabileceği gerçeği ile diğer kızlarını kaybetme gerçeği ile karşı karşıya kalıyor. Baba Anna'yı birey olarak kabul etmeye çalışırken anne kendi otoritesine bir saldırı olarak algılıyor. Kate'in de mesleği avukatlık olduğundan mahkeme salonundaki dava merkeze yerleşirken finalde bambaşka bir yöne dönerek asıl meseleyi basit bir haklılık mücadelesinin dışına da başarıyla taşıyor.


Aklımda kaldı; Taylor ile Kate'in hastane aşkı.


Sonuç; başarılı



8 kasım pazar izledik


http://www.imdb.com/title/tt1078588/

30 Ekim 2009 Cuma

Aliens vs. Monsters (2009)

*** I think I at least deserve a chance to be with Derek! ***

Konusu şöyle; hava durumu sunucusu sevgilisi ile evlenmen üzere olan Susan (Reese Witherspoon) düğün gününde kafasına düşen bir meteor ile dev boyutlara ulaşır. Hükümetin ve ordunun gözlem altında tuttuğu yaratıkların arasına alınan Susan ve yaratık arkadaşları, intikam peşindeki uzaylı Gallaxhar'a karşı dünyanın umudu haline gelir.

Ne anladım; Dreamworks'ün Sevimli Canavarları anımsatan isimli bu yılın animasyonu 1950'li yılların sıradışı korku/bilimkurgularını mizah ve karakter kaynağı olarak alan bir animasyon. Üçüncü Türden Yakın İlişkilerden Dr. Strangelove'a ve bir çok daha eski filmlere göndermelerle dolu olmasına, Seth Rogen, Kiefer Sutherland, Hugh Laurie'li sağlam kadrosuna ve yetişkin hedefli mizahına rağmen çok da dört dörtlük bir iş çıkmamış. Dilinin ve esprilerinin çok büyük işi olmasına rağmen öykünün klasik dramatik yapısı ve tahmin edilebilirliği bu "hoş ama boş" havasına sebep oluyor. Geçen senenin Bee Movie'sinin tadında ve saydığım olumlu sebeplerden dolayı da bir göz atılmayı hakeden bir yapım.

Aklımda kaldı; başkanın sahneleri komikti. Uzaydan gelen bilinmeyen yapıya orgla müzik çaldığı ya da savaş odasındakı dev butonları karıştırdığı sahneler.

Sonuç; idare eder

27 ekim 2009 günü izledim

Proposal (2009)

*** Ramone ***

Konusu şöyle; çalışanları tarafından nefret edilen sert patron Margaret Tate (Sandra Bullock) Amerika'dan sınırdışı edilme tehlikesi belirince yanında üç yıldır çalışan, sürekli ezdiği asistanı Andrew Paxton'ı (Ryan Reynolds) yeşil kart alabilmek için kendisiyle evlenmesi için tehdit eder. Buna karşılık da Andrew kitabının basılması için yardım etmesini ister. Aile ile tanışmak üzere Andrew'un kasabasına Alaska'ya giderler.

Ne anladım; Anne Fletcher tarafından yönetilen bir Sandra Bullock projesi. Bullock hemen akla Devil Wears Prada'yı getiren kötü patron portresi ile uzun zamandır olmadığı kadar izleyiciyi yakalıyor. Karşısındaki de sevimli ve komik Reynolds olunca ve roller oturunca kimyasal bir eksiği olmayan bir romantik komedi ortaya çıkmış. İki oyuncunun birbirine uyum anlamında sıkıntısı yok ama böyle bir patron işçi ilişkisinden tutkulu bir aşk çıkmasında biraz sıkıntı var, ortalara doğru bu klişeye dönmeyecek hissini verince sonlarda başka yönlere kayabileceğinden umutlanmıştım ama olmadı. Tanıdık oyuncuların canlandırdığı aile bireylerinin bu sevimli portre içerisinde hoş anları var. Toplamda iyi bir eğlencelik.

Aklımda kaldı; kasabanın herşeyi Ramone. Sıtka'daki evleri ve tekneleri.

Sonuç; fena değil

29 ekim 2009 günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt1041829/

12 Ekim 2009 Pazartesi

(500) Days Of Summer (2009)

***** This is a story of boy meets girl. But you should know up front, this is not a love story. *****

Konusu şöyle; tebrik kartları üreten bir şirkette yazar olarak çalışan Tom (Joseph Gordon-Levitt) yönetici asistanı olarak işe başlayan Summer'a (Zooey Deschanel) görür görmez aşık olur. Toplamda beşyüz gün süren ilişkilerinden parçalar halinde neler olduğunu izleriz.

Ne anladım; klip yönetmeni Marc Webb'in ilk uzun metrajı. İlişkiler üzerine yapılmış Annie Hall, Eternal Sunshine, Once gibi modern klasiklerin yanına rahatlıkla alınıp konulabilecek kadar iyi bir anlatı. Bağımsız tadında ama cgi ve kurgu tekniklerini sürekli zorlayan dinamik yapısı, üzerine zamanda bir ileri bir geri zıplaması hafıza üzerine olan hikayeye uygun. Bitmiş bir ilişkinin ardından erkeğin zihninden olayları hatırlamasına tanık oluyoruz, bazı günler güneşli bazı günler puslu. Kırılgan erkek Tom ruh ikizi ve ölümsüz aşk gibi romantik kavramlara küçüklüğünden beri inanmış erkek, Summer kendisini birinin kızarkadaşı olarak nitelendirmeye bile tahammül edemeyen, bir ilişkiye girmeye hiç niyeti olmayan, upuzun saçlarını gözünü kırpmadan kesebilen kız, en başından itibaren de gayet dürüstlükle bunu söylüyor. Parçaları birleştirerek görüyoruz ki zamanla Tom, Summer'ın bu söylediklerini anlamamakta ısrar edip kendisini giderek kaptırırken, kız bugünü yaşamaya devam ediyor. Summer'ın dünyasına çok fazla girmeden Tom ile beraber dolaşıyoruz hep çünkü bu hikaye, tanıştığı kızı ulaşılmaz yerlere koyan ama gerçekte mükemmel çift olmadıklarının farkına varamayan adamın hikayesi. Ayrıldıktan kısa bir süre sonra kızın evlendiği haberini alması ve parktaki kısa konuşmaları da zaten hikayenin ana fikrini özetliyor. Joseph Gordon-Levitt Tom rolünde dans ediyor, içip içip şarkı söylüyor, duygusallaşıyor cıvıyor, kısacası her şeyi yapıyor. Bazı sahnelerde Heath Ledger'ı da çok andıran eleman çok başarılı. Smiths'li soundtrack de de çok iyi şarkılar var (Wolfmother'ın Vagabond'una tenis topuyla ritm tutarak katıldığı ve mimarlık çalışmalarına başladığı ya da müzikal dans sahneleri çok iyi bir müzik kullanımına örnek).

Aklımda kaldı; unutulmaz bir Ikea sahnesi "Hayatım musluk bozuk" Tom'un sinematekte Dolce Vita, Seventh Seal gibi filmlerde kendisini gördüğü sahneler. Sid ve Nancy muhabbeti. Karaoke sahnesi. Aynı Summer montajı üzerine bir onu nasıl sevdiğini bir de ondan nasıl nefret ettiğini anlattığı sahneler. Ekranın ikiye bölündüğü, solda beklenen sağda gerçekleşeni izlediğimiz sahne. "No, Paul, no jobs. I'm still unemployed." "Roses are red, violets are blue... fuck you, whore."

Sonuç; mükemmel

11 ekim pazar günü Capitolde izledik

http://www.imdb.com/title/tt1022603/

30 Eylül 2009 Çarşamba

Surrogates (2009)

*** Plastik Suretler ***

Konusu şöyle; gelecekte insanlar yerine kendilerini temsil eden suretler ortalıkta dolaşır ve onlar adına yaşamlarını sürdürür, insanlar da evlerinden makinalara bağlı olarak onları yönlendirir ve olanları ekrandan izlerler hissetmeleri gerekenleri makinalar aracılığıyla yaşarlar. Ancak bir suretin hem de ona bağlı olan sahibiyle birlikte öldürülmesi üzerine detektif Tom Greer (Bruce Willis) olayı araştırmaya başlar.

Ne anladım; ortalama aksiyon yönetmeni olarak bildiğimiz Jonathan Mostow çıtayı çok da yükseltmediği bir bilimkurgu ile karşımızda. Önce ilk sahnelerde cinayet mahalline Mavi Ay'daki David tipi ve saçları ile gelen bir Bruce Willis i görüyoruz, neyse ki bu suret bir süre sonra bildiğimiz kel Willis'e yerini bırakıyor. Suretlerin göründüğü sahnelerde tam bir bilgisayar efekti ve oyunların estetiği hakim ki bu hikayede bir yandan sağladığı yabancılaşma ile mükemmel bir fikir ama aynı zamanda da yapaylığın verdiği garip bir tat var. Sonuçta bu tarz bence filmi izlemeye değer kılan bir seçim olmuş. Hikayenin gerisi Total Recall'dan Westworld'e bildiğimiz dünyada yaşanan bilimkurgu temasının çeşitlemelerinden biri olmuş. Anafikirin felsefik imkanlarını kullanmayan, Tom'un karısı ile olan dramatik çabaları hariç ortalamadan da pek sapmayan bir çalışma. Ama suretler sayesinde suç oranının düşmüş olması, bütün gün yatan insanların vücudunun sonunda lapa gibi olmaması ya da kendini yok eden sistemin önce insanları sonra suretleri yok ediyor olması açıkları senaryonun mantık bacağını çok dibe batırmış.

Aklımda kaldı; Bruce Willis'in saçları. Girişteki gece klübü sahnesi.

Sonuç; idare eder.

30 eylül günü Trioda gittik yıldönümü kutlaması çerçevesinde

http://www.imdb.com/title/tt0986263/

25 Eylül 2009 Cuma

Ghosts of Girlfriends Past (2009)

*** Love is magic comfort food for the weak and uneducated! ***

Konusu şöyle; mümkün olduğu kadar çok sayıda kadınla birlikte olmak gibi bir yaşam felsefesine sahip olan fotoğrafçı Connor Mead (Matthew McConaughey) kardeşi Paul'un (Breckin Meyer) düğünü için eve döner, ancak amacı onu bu yanlış karardan vazgeçirmektir. Düğünün organizatörlüğünü çocukluk arkadaşı Jenny'nin (Jennifer Garner) yaptığı malikane Connor'un yakınlarda ölen amcası Wayne'e (Michael Douglas) aittir ve kısa bir süre sonra kendisine tüm kalbini kırdığı kız arkadaşlarını izleten hayaletler görmeye başlar.

Ne anladım; fantastik film geçmişi olan Mark Water'ın bu hikayesi de bir noel hikayesi gibi isimlerle bildiğimiz yaşamının bir döneminde geçmişinde yaptığı kötülüklerle yüzleşen ve geleceğini yapayalnız sevilmeyen biri olarak tamamlayacağının farkına varan adamı anlatıyor, ama bu şablonu bir aşk hikayesine uyguluyor. Açıkçası fragmanından bile her şeyini anlayabildiğimiz ve gereksiz görünen bir hikaye bu ama olumlu yanları sayesinde izleniyor. Öncelikle Douglas'ın yarattığı amca karakteri iyi özelliklerinden. Diyaloglar hiç fena değil. Senaryoda karakterin değişimi gibi noktalar çok üstünkörü olmasına ve Brad karakterinin önemli bir çatışma yaratacağını düşündürürken aniden ortadan yokolması gibi falsolara rağmen en azından şimdiki zamanın çok dışına çıkmaması ve fantastik öğelerin çok göze sokulmadan bütünlüğe katılması gibi başarıları da var. Breckin Meyer yüzünden sanırım, Connor pençeleri olmayan bir Garfield'ı hatırlatıp durdu bana.

Aklımda kaldı; Time After Time eşliğinde romantik montaj. Gökten dökülen eski sevgililerin gözyaşları, peçeteleri ve kullanılmış prezervatifler.

Sonuç; felaket değil

24 eylül perşembe gecesi izledik