Arama

2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2010 Cumartesi

$9.99 (2008)

*** Swim like a dolphin ***

Konusu şöyle; Sydney'de bir apartmanda yaşayan bir grup insanın yaşamda anlam arayışı. Küçük bir çocuk oyuncak almak için babasının verdiği bozuk paraları domuzcuk kumbarasında biriktirir, genç bir adam kendisini terk eden sevgilisinin ardında uyuşturucularla hayali arkadaşlarıyla parti yapar, bir başkası yeni süpermodel sevgilisi için vücudundaki kılları traş eder ve bir diğeri hayatın anlamını 9.99'a sunan kişisel gelişim kitapları sipariş eder.

Ne anladım; İsrail asıllı yönetmen Tatia Rosenthal'ın Avustralya ortak yapımı çok kaliteli bir stop motion. Kendi başlarına çok etkileyici kısa hikayeler ve anlarla kurulu hikaye bir bütün olarak içine girilmesi biraz zor bir yumak oluşturuyor. Aynı döneme ait Vals With Bashir'i anımsatan tarzı diğeri farklı bir animasyon olmasına rağmen bir İsrail animasyonundan bundan sonraki beklentileri pekiştiriyor. Ne boyutta model kullanılmış bilmiyorum ama ekrana yansıyan görüntü sinemanın bir çok kadrajı yeniden hamurlarla yaratabilecek bir teknoloji olduğu hissini uyandırdı. Açık zihinle izlenebilecek bir felsefik deneme.

Aklımda kaldı; girişteki kahve için borç isteyen silahlı adamlı sahne. Çocuğun sınıfa gülen kumbarasını anlatışı. Modelin koltukları.

Sonuç; ilginç

5 mart günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0790799/

28 Şubat 2010 Pazar

Man On Wire

***** If I die, what a beautiful death! *****

Konusu şöyle; 1974'de açılmasından kısa bir süre sonra, o dönemin en yüksek binası olan New York'daki ikiz kulelerde, uzun zamandır bunu takıntı haline getirmiş olan Philippe Petit, bir grup arkadaşının yardımıyla gizlice binalara girerek iki kule arasına gerilen bir tel üzerinde akrobasi yapar.

Ne anladım; James Marsh tarafından Petit'in kendini anlattığı kitaptan uyarlanan bir belgesel. Özünde bir tutkunun hikayesi. Küçüklüğünden itibaren yüksek yerlere tırmanmayı takıntı ve yaşamın kendisi haline getiren Petit için bir gün gazetede gördüğü çok yüksek binalar yapıldığı haberi zihninde bir hedef yaratmasını sağlıyor ve bunu başarmak için bir ekip oluşturup bu çılgınlığı yapıyor. Kendisinin de çok sevdiğinin belirtildiği eski soygun filmleri tarzında bir kurgusal anlatım olay gününü canlandırırken o dönemdeki karısı ve ekibin değişik üyeleri farklı noktaları anlatıyor. Adamlar daha önce Notre Dame ve Sydney de buna benzer faaliyetler yapıyorlar ve bu olayların anlatımı hikaye gelişiminin kademeli olmasını sağlıyor. Amaç politik bir eylem değil, bir adamın dünyanın tepesinde korumasız meydan okuması. Bir kez o ipin üzerine çıkıp aşağıdan görülünce kendisi inene kadar kimsenin müdahale etmesi mümkün değil, inanılmaz bir konstantrasyon gerektiren ve milimlik hatanın ölüm demek olduğu acaip bir deneyim. Yaşamı risk almak olarak niteleyen bir adamın psikolojisini incelemek var, bir aksiyon filmi kalitesinde gerilim var, yaşamı sorgulama da var ve her kesit gayet derli toplu anlatılıyor. Sirklerde hergün bunu yapan cambazlar bu adamı izlerken ne düşünür merak ettim.

Aklımda kaldı; ekipten bir üyenin diğerleri hakkında "ilk gördüğümde bunlar loser dedim" dediği sahne. Çayırda okçuluk ve bilimum denemeleri.

Sonuç; çok iyi

28 şubat günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt1155592/

3 Ocak 2010 Pazar

Hurt Locker

** The rush of battle is often a potent and lethal addiction, for war is a drug **

Konusu şöyle; Irak'ta görev yapan bomba imha ekibinin başçavuşu bir görevde ölünce yerine William James (Jeremy Renner) gelir. Daha ilk günden sanki ölmek istiyormuş gibi gözükara davranışları tüm ekibin hayatını tehlikeye atar.

Ne anladım; Kathryn Bigelow'u yıllar sonra yeniden ve daha da tepeye taşıyan film de açıkçası bende yarıştığı eski kocasının filmi ile aynı şekilde hiç heyecan uyandırmadı. Büyük kısmı bomba imha ekibinin birkaç değişik vakasından oluşan sahneler ile film aksiyona mesafeli duruyor. Çok doğru bulduğum bir yorumun özeti şöyle; onların ruh haline odaklanan bir hikaye olmasına rağmen saldıran değil aksine terörist yerlilerin yaptıklarını engellemeye çalışan, dolayısıyla orada bulunmalarını haklı göstermeye çalışan, üstüne de geri dönünce de rahat edemeyen tavrıyla bir propaganda filmine daha yakın görünüyor. Belki de sadece insan psikolojisi ile ilgili tespit yapıyordur ve savaş tutkunu bir adamın profilidir ama ben anlamadım değerini.

Aklımda kaldı; yatakhanede debelenme sahnesi. Afişte de yer alan bomba öbeğini ortaya çıkardığı sahne.

Sonuç; tırt

http://www.imdb.com/title/tt0887912/

2 ocak günü izledim

5 Aralık 2009 Cumartesi

Marley & Me (2008)

**** Kelepir köpek ****

Konusu şöyle; muhabir olmayı isteyen John Grogan (Owen Wilson) artık bir çocuk isteyen karısı Jennifer'ı (Aniston) bir süre idare etmek için bir köpek alır. Raggae üstadından esinlenerek Marley adını verdikleri köpek evdeki herşeyi kemiren, bacaklara sürtünen, dünyanın en kötü köpeğidir ama yaşamı boyunca ailenin vazgeçilmez bir birey olur.

Ne anladım; aynı isimli gazetecinin otobiyografik öyküsünden uyarlanan bu hikaye kesinlikle yeni bir Beethoven değil. Filmin adında ve afişinde geçmesine rağmen burada özne ismin ikinci yarısı yani John. Bir çiftin çok yaramaz bir köpekle komik maceralarını vaat eden köpük bir komedi olarak başlayan hikaye ikinci yarısında John'un olmak istedikleri ile yapmak zorunda oldukları arasındaki gerilime, Jennifer'in işkadınlığı ile annelik arasındaki seçimine, bu ailenin on yıla yayılan epik öyküsüne odaklanarak izleyiciyi ters köşeye yatırıyor. Yeni bir konuşan köpek hikayesi izleme korkusuyla başlanan filmi de salya sümük bitiriyoruz. Bu arada filmin en büyük sürprizi izlerken tanıyamadığım köpek eğiticisi rolündeki Kathleen Turner.

Aklımda kaldı; gerçi kötü bitiyor ama köpek sahilinde özgürlük anları. Veda sahnesi.

Sonuç; iyiymiş.

4 aralık cuma günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0822832/

14 Kasım 2009 Cumartesi

Che : Part Two (2008)

**** Comandante ****

Konusu şöyle; Ernesto 'Che' Guevara (Benicio Del Toro) 1967 yılında Küba'lı küçük bir grup ile devrim yapmaya Bolivya'ya gelir. Bu kez devrimcilerin başında yer alacaktır ancak olaylar beklenen şekilde gelişmez.

Ne anladım; Soderbergh'in Che'yi anlattığı devasa filmin bu ikinci bölümü Bolivya'da başarıya ulaşamayan çabaları içeren yaşamının yaklaşık son bir yılını içeriyor. Başından sonuna bir yaşam hikayesi yerine Che'yi Che yapan iki efsanevi dönemi; Küba'da Castro ile tam bir devrim ve komünizmin uygulanmasına giden başarı ve Bolivya'da Amerikan destekli kontrgerilla tarafından katledilip efsaneye dönüşmesini derinlemesine ele alıyor. Küba'da halkla bütünleşen ve Fidel'in siyasal beyin olduğu hareketteki güçlerin olması gerektiği şekilde dağılması istenilen sonucu getirirken Ernesto'nun sonraki deneyiminde köylülerden gelmeyen bir isyanı dayatıyor konumuna gelen, bir yabancının başında olduğu bir harekete destek bulunamayan ve nihayetinde CIA'in gayet güçlü desteğiyle çılgın romantik derecesinde zayıf kalan hareket çözülmese de güçlenemeden eriyip gidiyor. Belki de önceki başarısı kendisine aşırı bir güven sağlıyor ve Guevara astım ilaçlarını yanına almayacak kadar zarar görmez biri olduğunu düşünüyor ve gene aynı sebeple imkansız bir savaşa balıklama dalıyor sonucu çıkarılabilir. Soderbergh gene sağlam görüntülerle izleyiciyi gerillalardan biriymişçesine olayların içerisine katıyor. Devrimcinin hayatının ve uzun dönüşümünün her önemli noktasını içermiyor senaryo (gençlik yılları, Castro ile tanışmadan önceki fikirleri, iki film arasındaki dönem gibi noktalara hiç değinilmiyor örneğin) ancak temiz bir çerçeve içerisinde önemli bir portre çiziyor.

Aklımda kaldı; atı bıçakladığı sahne. Son anlarındaki öznel çekim. Son sözler "Shoot. Do it. Shoot me, you coward! You are only killing a man. You will never kill my spirit, or the spirit of the revolution!"

Sonuç; iyi

14 kasım günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0374569/

20 Ekim 2009 Salı

Hunger (2008)

**** Ölüm orucu ****

Konusu şöyle; 1980'lerin başında hücre hapsinde tutulan ama siyasi tutuklu değil adi suçlu olarak kabul edilen IRA mensupları bu durumu mahkum elbiselerini giymeyi reddederek protesto ederler. Şartlar kötüleşince Bobby Sands'in (Michael Fassbender) de aralarında olduğu bir grup ölüm orucunu başlatır.

Ne anladım; Steve McQueen'in yazıp yönettiği film bir hikaye örgüsünden ziyade durum tanıklığı bakış açısından hapishanelerde şiddet olgusunu ele alıyor. Önce bir gardiyanın ellerindeki kan ve yaralardan işkence yaptırılanların tarafından bir kesit alıyor. Sonra kıyafet direnişi ve bunun sonucunda hücrelerde dışkılarından kurtulmak için duvara sıvamak zorunda kalan ve sürekli dayak yiyen mahkumların durumunu izliyoruz. Bu koşulların sonucunda ise ellerinde direniş için kendi vücutlarından başka bir silahı olmayan mahkumların sözcüsü konumundaki Sands'in rahiple yaptığı eylem üzerine uzun bir tartışma ve ölüm orucunu izliyoruz başından sonuna. Sands neden bu eylemi tercih ettiğini anlatırken rahip de bu eylemin daha az zarar verici ve verimli bir başka yolunu aramaya ikna etmeye çalışıyor. Eylemin IRA temsilcileri tarafından yapılması filmin anlatısı içerisinde önemli bir nokta değil. Dünyanın büyük bölümünde devletlerin yasadışı kontrgerilla faaliyetlerinin yanında sistematik olarak hapishaneleri işkencehane olarak kullanmaya başladığı ezici dönemin başlangıcı olan bu tarihlerin
anlatısı bu. Yanında okuma parçası olaran 12 eylül ve sonrasında buradaki hapishaneleri anlatan Ertuğrul Mavioğlu'nun Asılmayıp Beslenenler kitabına bakınca yöntemlerdeki inanılmaz aynılık dünya çapında yayılan amaçlı ve sistematik bir vahşetin de varlığını üzerek gösteriyor. Fassbender birkaç sene önce Christian Bale'in Makinistte yaptığına benzer şekilde anormal zayıflayarak fiziksel bir performans sergileyerek insanın nasıl açlıktan öleceğini alenen gösteriyor.

Aklımda kaldı; onbeş dakikalık Sands rahip diyaloğu. Geyik hikayesi.

Sonuç; etkileyici.

20 ekim günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0986233/

16 Ekim 2009 Cuma

Che : Part One (2008)

**** Vatan yahut ölüm! ****


Konusu şöyle; Meksika'da Fidel Castro (Demian Bichir) ile tanışan doktor Ernesto 'Che' Guevara (Benicio Del Toro) Batista'nın dikta rejimine karşı gerilla savaşı yapmak üzere minik bir orduyla Küba'ya gider ve devrim için çalışmaya başlar.


Ne anladım; Steven Soderbergh bu ikon devrimcinin hikayesini iki filme bölerek anlatıyor. Bu ilk bölüm Che'nin Castro ile tanışıp onunla beraber Küba'ya gidişi, giderek bir doktordan askeri lidere dönüşümünü ve bilindiği gibi başarıyla sonuçlanan devrimini anlatırken ara sahnelerde de sonraki yıllarda Küba'nın sözcüsü olarak Birleşmiş Milletleri ziyareti sırasında yapılan ropörtajlar, orada yaptığı konuşma ve diğer ülkelerin sözcüleri ile ilişkileri üzerinden başka bir boyutu da görünüyor. Soderbergh ana karakterin tüm bir profilini çıkartmak yerine Che'nin devrimci ve gerilla boyutunu anlatmayı tercih etmiş. Devrim süresince nerede nasıl yaşamışlar, nasıl bir yapılanma içerisindeymişler, hangi çatışmalar olmuş, Castro ile ilişkileri nasılmış gibi olayın güncesi detayına girilmesi zaten filmin süresini arttıran sebep. Devrimin başarısı hem devrimcilerin diğer çözümleri önerenlere kapalı davranmayıp sonrasında da halkın ciddi desteğini arkasına alabilmiş olması olarak görünüyor. "Süper Che olurum" ben diyip yapımcısı da olduğu filmde Benicio Del Toro'nun aslı gibi durduğu son derece gerçekçi performansı kilit taşı, hem filmi boğacak kadar baskın değil hem de her karesine damgasını vuracak kadar sağlam bir portre. Dur bakalım ikinci filmde neler göreceğiz?


Aklımda kaldı; "bana vantrolok dedi" çatışması. İsteyen şimdi gidebilir deyip gidenleri de yerin dibine batırdığı sahne.


Sonuç; iyi


16 ekim sabahı izledim


http://www.imdb.com/title/tt0892255/

6 Ekim 2009 Salı

A.R.O.G. (2008)

*** Tahta tabi. Zoruna mı gitti? ***

Konusu şöyle; dünyaya gelip pişman olduğunu söyleyen komutan Logar (Cem Yılmaz) Arif'i (Cem Yılmaz) kandırarak zamanda bir milyon yıl geriye gönderir. Arif bu zamanda hızlıca medeniyetin adımlarını ilk insanlara atlatarak zamanını geri dönmeye çalışır.

Ne anladım; Cem Yılmaz gene Ali Taner Baltacı ile beraber bu devam filmini yönetiyor. Doğal olarak karşılaştırabileceğimiz ilk filme göre teknik kalitesi hayli yüksek, senaryo da karşılaştırılamayacak kadar iyi. En azından uzun bir süre iyi. İki saati aşkın süresi filme fazla geliyor ve en büyük sıkıntı son bölümü oluşturan futbol maçı. Tasarım ve uygulamada teknik bir sıkıntı yok ama amaçsız ve sıkıcı. O bölüm komple atılıp doğrudan finale bağlansa daha iyiymiş denilecek kadar sarkan ve anlamsız bir bölüm. Ancak filmin girişinin ve hızlıca keşiflerin üzerinden geçilen bölümlerin hakkını vermek lazım. Arada çok yetkin olmasa da sinema referanslarıyla bezeli mizahı ağır kaçmış olabilir genel izleyiciye ama filmin toplamına bakınca dünya değil Türk izleyicisine yönelik esprilerin ağırlıkta olması ve evrenselleşememiş mizah iki tarafa da yaranamamakla sonuçlanıyor, bu kadar eleştiri almasının sebebi de tarafına karar verememiş olması. Bir karakter üzerine kurulu filmde birkaç absürd espri, birkaç durum esprisi, arada düşme kalkma gibi akla gelen tarzlar arasında dolaşmak da tutarlılığından götürüyor.

Aklımda kaldı; Arif'in filmin başında Logar'ı dükkanına girerken görüp levyesi için taksi çağırdığı sahne gibi esprilerden çok daha olsaydı keşke.

Sonuç; fena değil.

6 ekim günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt1286126/

23 Eylül 2009 Çarşamba

Sunshine Cleaning (2008)

** Big Miss Sunshine **

Konusu şöyle; lisedeki aşkı Mac (Steve Zahn) başkasıyla evlenmiş olan ama ondan olan oğluna bir gelecek sağlamaya çalışan Rose (Amy Adams) amaçsız kız kardeşi Norah (Emily Blunt) ile birlikte suç mahalli temizleme işine girişirler. Bir yandan Mac ile hala arada birlikte olup karısını terk edeceği ümidini taşıyan Rose diğer yandan lisede beraber okuduğu arkadaşları ile yıllar sonra bir araya geldiğinde onlardan ne kadar uzak ve başarısız bir hayat yaşadığının ezikliğinden kurtulmak ister.

Ne anladım; bağımsız tadında sevimli film kategorisine uyan, isminin hatırlattığı diğer filme yapımcıları ve oyuncuları ile de organik bağı olan film sıradan insanların kendilerini Amerikan rüyasına ulaştırabilecek bir adımı atması ve bunu ilginç bir fikirle yapması üzerine kurulu bilindik üzere. Bu sefer fikir kanlı olayların geçtiği mekanların temizlenmesi için yüksek ücretle çalışan firmalara küçük bir alternatif oluşturmak ve iki kızın ellerine bezi alıp beyin parçaları ve kan göllerini temizleyerek bu soğuk durum içerisinde insancıl yanları da ortaya çıkartması üzerine kurulu. Karakterlerin hikayeye göre işlenmek yerine önceden denenmiş parçaların bir kolajından oluşması bir bütünlük hissi vermiyor. Çocuk Finding Neverland'den, baba Little Miss Sunshine'dan, kız kardeş herhangi bir depresif karakter (örneğin gene LMS'in punk abisinin kız versiyonu da diyebiliriz) , tek kollu dükkan sahibi hariç hepsi bildik ve ilgi çekmeyen tipler. Her yanıyla standart hale gelen bir şablona bağlı çekilmiş vasat bir drama.

Aklımda kaldı; Winston'un maketleri ve acil durumda çocuğa bakıcılık yapması. Kedi peşinde koşarken evin kökten temizlendiği sahne.

Sonuç; gereksiz.

19 eylül cumartesi günü izledik

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Choke (2008)

*** Boğulma ***


Konusu şöyle; seks bağımlıları terapi gruplarına katılan Victor (Sam Rockwell) gündüzleri Amerikan koloni günlerini canlandıran bir gösteride çalışır. Artık kendisini tanımayan annesi Ida'nın (Anjelica Huston) hastane masraflarını karşılamak için lokantalarda boğazına yemek tıkanmış numarası ile kendisini kurtartır ve varlıklı kurtarıcısının duygusal sebeplerle sorumluluk hissederek kendisine gönderdiği çekleri kullanır.


Ne anladım; Chuck Palahniuk'un büyük bomba Fight Club'undan uzun zaman sonra sinemaya uyarlanan bir başka romanı. Senaryoyu yazan ve yöneten, oyunculuk kariyerinden sonra ilk kez yönetmenlik yapan Clark Gregg. Annesi tarafından hiçbir zaman parka gitmesine bile izin verilmeyen Victor'u Sam Rockwell, çılgın anneyi Anjelica Huston'un oynaması filmi taşıyan en önemli seçimler, çünkü başka herhangi iki oyuncunun elinde bu karakterler çok yapay, itici gelebilir (çoğu kişiye bu haliyle de gelebilir ya neyse) Kitap senaryolaştırılırken doğal olarak ciddi seçimler ve elemeler yapılması gerekmiş ve kitapta daha ağırlıklı işlenen ve adını veren boğulma hikayeleri biraz ikinci planda kalırken anne ile oğulun ilişkisi geçmiş ve mevcut durumları ile eksene oturtulmuş. Bence bu sınırların çizilmesi derli toplu bir film olmasını da sağlamış, konu dağılmamış. Tamamen farklı bir anlatı olmasına rağmen dış ses ve geri dönüşlerle uyarlamanın tonu olarak daha önce yapılan Fight Club'dan esinlenmiş ve bambaşka bir tarz yaratmamış olması bir zayıflık, ayrıca anlatı da biraz hafif kalıyor. Kitabın ne hakkında olabileceğine dair fikir veriyor ama aslında oldukça farklı.


Aklımda kaldı; duvardaki resmin karşısında bile kendinden geçen mastürbasyon hastası. Uçaktaki tuvalet.


Sonuç; beni idare etti.

9 ağustos da izledim


http://www.imdb.com/title/tt1024715/

2 Ağustos 2009 Pazar

The Guitar (2008)

** Yoksa ben iki ayda gitarı öğrenmesine mi kızdım **

Konusu şöyle; ameliyat edilemez bir tümör ve iki aylık ömür teşhisi konulan Mel (Saffron Burrows) işten atılıp erkek arkadaşı tarafından terk edilmesinden sonra tüm birikimini bozdurup New York'un kaliteli bir semtine taşınır, tüm özenilesi tüketim malzemelerini kredi kartlarının limitine kadar satın alır ve yaşamında içinde kalan herşeyi bu iki aya sığdırmaya çalışır.

Ne anladım; Amos Poe'nun yazdığı hikaye Robert Redford'un kızı Amy tarafından çekilmiş. Teşhisin konulması şoku ile başlıyor hikaye. Sonraki sahnede tesadüfen patronu işten kovuyor kızı, bir sonraki sahnede erkek arkadaşı mızmız konuşup biraz ayrı yaşayalım diyor. Tamam diyoruz demek derdimiz başka, belki de bu kısmı kısa kesmek için fazla uğraşılmamış. Ardından uzunca bir süre tüketim toplumu ile ilişkili gibi gidiyor hikaye, her kataloğun telefonla sipariş edildiği, kızın evde anadan doğma takılıp bambaşka bir sanal yaşam kurduğu bir bölüm bu. Hatta gelen pizzacı kızı ve hamalı da ayartıp cinsel açıdan da heves ettiği sulara giriyor. Bu arada çocukluk hayalinin bir kırmızı gitar olduğunu da rüya çözümlemelerinden öğreniyor, bir tane sipariş edip iki ay içerisinde onu da bir grupta çalacak kadar kotarıyor abla. Sonuçta hayatın değerini bilmeliyiz diye bir sunum hazırlasa beş dakikada daha etkileyici olurdu.

Aklımda kaldı; o boş evin sipariş edilen eşyalarla yavaş yavaş döşenmesi sıfırdan yeniden oluşturulan bir hayatı düşündürmesi ile güzel. Girişte hastalığını öğrendikten sonra asansörde yabancı bir dilde konuşup gülüşen kadınlarla karşılaştığı sahneyi de etkileyici buldum. İçinde bulunduğu dünyaya bir anda yabancılaşmasını simgelediğini düşündüm.

Sonuç; birşeyler eksik

1 ağustos gecesi izledim

http://www.imdb.com/title/tt0942891/

28 Temmuz 2009 Salı

Last Chance Harvey (2008)

*** Dustin mi minyon Emma'mı kalıplı ***

Konusu şöyle; caz piyanisti olma hayalini gerçekleştiremeyip reklam müziği yazarı olabilmiş ama artık yerini gençlere bırakması beklenen Harvey (Dustin Hoffman) uzakta yaşadığı kızının düğününe gitmek için haftasonu Londra'ya gelir. Burada işinden kovulduğunu, kızının üvey babası tarafından damada verilmek istediğini öğrenen Harvey, bir havaalanında yolcularla anket yapan, duygusal yaşamında kimsesi olmayan, halen annesi ile yaşayan Kate Walker (Emma Thompson) ile tanışır.

Ne anladım; Joel Hopkins bu biri İngiliz biri Amerikalı, ikisi de orta yaşlarını geçmiş ama yaşamlarında huzuru bulamamış çift adayının hikayesini anlatırken çok sağlam iki oyuncu ile çalışmak gibi bir şansa sahip. Karakterlerin de çıkış noktaları gayet iyi, öyle ki herhalde 50 yaş üstü Before Sunrise izleyeceğiz beklentisi yaratıyor. Ama maalesef hikaye ilerlemeye başladığında ilk yakınlaşma sırasındaki kıvrak dialoglardan uzaklaşıp durumlara odaklanan anlatı izleyiciyi de avucundan kaçırıyor, çünkü bu durumlarda çok fazla bilindik durum var. Bir kıyafet deneme sahnesi, müzik eşliğinde geçiştirilen yürüyüşler, kurs sahneleri, anne karakterinin yan komşuyu pencereden gözleyip katil olduğunu düşünmesi gibi kısımlarla dolu kolaycı senaryo tatmin etmiyor. Bu yüce oyuncuları sıradan insanları canlandırırken izleme şerefi de yeter diyebiliriz ama fazlası olsa fena olmazdı.

Aklımda kaldı; düğündeki konuşma. Kate telefonu şimdi konuşamam diye kapatır. "Bu hareketinden umutlanmalı mıyım?" Kate hafifçe gülümser "Bundan daha büyük bir gülümseme gerek"

Sonuç; idare etmez maalesef.

30 temmuz günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt1046947/

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Zack And Miri Make A Porno (2008)

*** Granny Pants ***

Konusu şöyle; çocukluklarından beri yakın arkadaş olan Zack (Seth Rogen) ve Miriam (Elizabeth Banks) aynı evi de paylaşmaktadırlar. İyice parasız kaldıklarında akıllarına bir porno film çevirmek gelir. Kameralar önünde bir şey hissetmeden birlikte olup etkilenmeden yaşamlarına devam edebileceklerini düşünürler.


Ne anladım; acaip karakterlerden bir evren yaratan ve bunlara sık sık dönen yönetmen Kevin Smith'in bir de Jersey Girl gibi edepli romantik komedilere yaklaştığı ama pek de iyi olmayan denemeleri var. Burada hikayenin kendisi provokatif ama geneline bakılırsa sevimli bir romantik komedi olma denemesinde bir çalışma var. Belki Jason Mewes'in bulunduğu sahneler olmasa da ailecek izlenecek bir tatlı bir iş çıkacakmış ortaya. Ancak gene de onun testislerinin silüeti ile de katkıda bulunduğu filmin az sayıdaki komik sahneleri onlar. Gelenek olduğu üzere en beklenmedik ve ters köşe mizah Mewes ile geliyor Kevin Smith filmlerinde. Geri kalanı birkaç sene önce Jim Carrey'in de oynadığı bir çiftin mali durumları bozulunca beklenmeyen bir yola sapmalarından yola çıkan, sonuçta uzun süredir birbirine açılamayan ama birbirlerine aslında delice aşık olduklarının ortaya çıktığı bir romantik komediye dönüşüyor. Bana ters gelen, çok serbest tiplemeler yaratmasına rağmen hikayenin sonuçta konu çiftin birbirine olan sevgisini o gün diğer kadınla o sahneyi çekmemiş olma, birlikte olmamış olma kıstasına indirgemesi. Bir de maalesef Mewes haricindeki sahnelerin sadece durumun acaipliğine dayanıp mizah içermemesi bir sıkıntı.

Aklımda kaldı; yazılarda bittikten sonra gelecekte kurdukları Zack & Miri yapım şirketi hakkında bir bölüm var. Filmi çekerken edepsiz sözler söylemeye çalışması. Filme isim bulma çalışması "fuckback mountain" "cocunt" "star sex"

Sonuç; idare eder.

25 temmuz günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt1007028/

19 Temmuz 2009 Pazar

Religulous (2008)

***** You don't have to pass an IQ test to be in the Senate *****

Konusu şöyle; komedyen Bill Maher dünyadaki tüm belli başlı dinlere giydiriyor.

Ne anladım; Seinfeld ekibinden, Borat'ın da yönetmeni Larry Charles, Bill Maher'in bu özel projesini yönetmiş. Sivri dilli komedyenin Iconoclasts'da en "gurur duyduğum iş" diye tanımladığı röportaj ağırlıklı belgesel kutsal topraklarda açılıyor. Uzunca bir bölüm hristiyanlığa ayrılırken paragöz tv din adamı mı zırtapoz politikacı mı en gerzek emin olamadım. Sonrasında diğer dinlere de el atan, karikatür krizinden mormonlara, soykırımı inkar konferansına katılan hahamdan scientology zırvalarına birkaç dine daha bulaşıyor. Mistik doğu dinlerini pek kullanmamasına rağmen gözle görülmeyen ispat edilemeyecek hiç bir kanıya pabuç bırakmayacağını açıkça belli ediyor. İsa'nın reenkarnasyonu olduğunu iddia eden ve yüzbin müridi olan adam, insanlarla dinazorları aynı dönemde resmeden zırva müze, konuşan yılana inanan politikacıların dünyayı yönetmesi gibi sahnelerle dolu dinamik bir belgesel. Belki dinleri gruplamak yerine benzerlikleri üzerinden eleştirilecek noktaları ele alsaydı daha tempolu bir sunum olabilirdi. Köşeye sıkışınca düşünmeden inanmanın erdemlerini savunmanın, aklı inkar etmenin acıklı hikayesi. Bizim için eğlence tabi.

Aklımda kaldı; finalde annesi ile "- Cennette görüşürüz. - Kim bilir" diyip gülüşmeleri. Yahudilerinde kutsal gününde hiç bir alet kullanmamalarından para kazanmak amacıyla üretilmiş alet.

Sonuç; helal :P

19 temmuzda izledim

http://www.imdb.com/title/tt0815241/

17 Temmuz 2009 Cuma

Zeitgeist : Addendum (2008)

**** Kimse özgür olduğuna inanan birinden daha iyi köle olamaz ****

Konusu şöyle; belgesel dört bölümden oluşuyor. Birinci bölüm; paranın nasıl oluştuğunu, ekonomik sistemin ana bileşenlerini ve kapitalizmin işleyişini anlatıyor. İkinci bölümde; bu sistemin dünyadaki politik yansımaları bir Ekonomik Tetikçi olan John Perkins tarafından anlatılıyor. Üçüncü bölüm; bu para bazlı sistemin yerine bir alternatif olarak kaynak bazlı bir sistemin olarak tasarlanan Venüs projesinin ilgili toplum mühendisleri tarafından anlatımı ve dördüncü ve son bölümde de bu sisteme alternatifleri en azından zorlamaya başlamak için izleyiciye öneriler şeklinde özetlenebilir.

Ne anladım; ilk filmin bir uzantısı olarak düşünülebilecek bu bölüm gene tamamıyla Peter Joseph'in her tarafını kotardığı bir belgesel. Gene bir görüntüler kolajı izliyoruz ancak bu sefer özellikle ilk bölümde izleyicini takibini kolaylaştıran animasyonlar son derece profesyonel ve konuya odaklı. Özellikle ilk iki bölüm mükemmel derecede bilgilendirici içerik ve sunuma sahip. İkinci bölümde anlatılanların detaylarına elemanın kitabından ulaşmak da mümkün. Üçüncü bölümde anlatılan Venüs projesi ve anlatılanlar elbette ütopik ya da tatil köyü reklemı gibi geliyor. Vizyon açması, düşündürmesi açısından iyi ama mesela paranın yok olmasıyla insanların minimuma insede kendilerinden toplum tarafından bekleneni yapmaya güdüleyecek olan nedir gibi soruları sorsa da yanıtlamıyor. Sondaki öneriler de iyi niyetle kulak arkası edilebilir, nihayetinde kimseyi sokağa dökemeyeceğini bilen yayımcı daha pasif eylemlere cesaretlendirmeye çalışıyor ama günümüzün "bir benim yapmam neyi değiştirir ki" bilincine sahip kuşağını harekete geçirmeye yetmez bunlar. İlk filme göre daha net hedeflere en önemlisi bir sonuca sahip, yer yer kendisini tekrar etse ve bu yüzden uzun kalsa da çok değerli bir belge.

Aklımda kaldı; Fed'in kuruluşu, Amerikanın bağımsızlık savaşının altında yatan nedenler, paranın imal edilişi, Perkins'in önce rüşvet, sonra suikast, en son da askeri müdahele aşamalı tetikçilik hikayeleri.

Sonuç; gayet iyi.

17 temmuzda izledim

http://www.imdb.com/title/tt1332128/

15 Temmuz 2009 Çarşamba

The Duchess (2008)

*** There were three people in her marriage ***


Konusu şöyle; 18. yüzyılda İngiltere'de yaşayan Georgiana (Keira Knightley) henüz onaltı yaşında annesi tarafından Devonshire Dükü (Ralph Fiennes) ile evlendirilir. Dük'ün tek beklentisi kızın soyunu devam ettirmek için kendisine bir erkek evlat doğurmasıdır. Zamanının politik olayları ile de yakında ilgilenen Düşes kız çocuk doğurdukça dükün ile zaten çok zayıf olan ilişkisi de bozulur, hatta dükün kendisine sırdaş olan Bess (Hayley Foster) ile birlikte yatmaya başlamasıyla en yakın arkadaşını da kaybeder.


Ne anladım; Saul Dibb tarafından yönetilen bu kostümlü drama bilindik klasik tarzdan gerçekçi yapısıyla biraz ayrılıyor. Entrikalar üzerine kurulu, daha çok siyasi oyunların çekişmeleri tetiklediği bu dünyaya Dangerous Liasons ya da Tudors tarzı bir yaklaşım burada da gördüğümüz, tabi adı geçenlerden dolayı yepyeni bir tarz değil karşımızdaki ama klasik tonunda olarak nitelendirmemizi engelliyor bu durum. Romantik rollerin adamı olarak bildiğimiz Ralph Fiennes'ın hayvani bir tarz ile canlandırdığı Dük filmin tonunu belirleyen adam. Karısını sadece çocuk doğuran dişi konumuna indirgeyen, tek kelime bile etmeden adeta erkek çocuk takıntısını gerçekleştirmek için yaşayan adamı gayet sakin ve korkutucu bir performansla canlandırıyor. Kendi evinde ve yaşamında "mobbing" tarzı tacize uğrayan düşes gayet şatafatlı bir yaşamın içerisindeki duygusal zavallılığı ile acıtıyor. Aradığı sevgiyi bulmak için başkası ile yatan kocasından kaçmasına rağmen çocuklarını bir daha görememek ile tehdit edilip evine döndüğü ve boyun eğmek zorunda kaldığı bölüm en dramatik yoğunluğa sahip olan kısmı filmin, karakterin de Prenses Diana ile özdeşleştirilmesinin sebebi sanırım.


Aklımda kaldı; Dük'ün yemek masasındaki halleri.


Sonuç; iyi


12 temmuz pazar günü izledik


http://www.imdb.com/title/tt0864761/

30 Haziran 2009 Salı

Osmanlı Cumhuriyeti (2008)

** Ben bir yalnız Padişahım, evimden çok uzakta **

Konusu şöyle; Mustafa küçük bir çocukken tarlada karga kovalarken ağaçtan düşer ölür ve tarihin akışı değişir.

Ne anladım; Gani Müjde fantastik bir çıkış noktasından "acaba ne olurdu?" tarzından bir film yapmış. Bir osmanlı padişahının gündelik yaşamda, üstelik de manda yönetimi olduğundan artık bakkalın kasabın bile iplemediği bir hükümdarın, sokak ağzı ile karşılaşması, elbette cinsel yetersizlik konuları öylesine toparlanmış. Filmde pek espri olmamasından bu sefer drama yapmaya çalıştığını düşündüm yönetmenin zaten şu ana kadar pek takdir ettiğim işi olmadığından yorum bana düşmez belki de. En büyük sorun şu bence, padişahın evde sorunları var, sonra bir kızla tanışıyor halktan, bir etkilenme oluyor, ilişki başlıyor. Ardından kızın ajan olduğunu öğreniyor ve padişah lanet olsun diye herşeyi bırakıyor. Bu sahne ile beraber filmin hiç bir omurgası kalmıyor, sonrasında ne o aşk hikayesine dönüş, ne politik bir uyanış filmi ortalarındaki seviyelere bile çıkartamayınca filmin grafiğini çizsek önce biraz yükselen, sonra çok eksilere inen ve sonuna kadar o şekilde devam eden bir şey çıkar ortaya. Ata'nın oyununu mütevazi buldum ki filmin tek olumlu yanı budur herhalde.

Aklımda kaldı; yapılmaya çalışılan her espri fiyasko. Bir tane iyi vardı ama hem hatırlamıyorum şu anda hem de bulmaya çok üşeniyorum.

Sonuç; otur sıfır!

30 haziran günü yolda izledik


19 Haziran 2009 Cuma

Easy Virtue (2008)

*** Meet The Whittakers ***

Konusu şöyle; Whittaker ailesinin tek erkek oğlu John çıktığı geziden Amerikalı otomobil yarışçısı Larita (Jessica Biel) ile evlenmiş olarak döner. Gelenekçi İngiliz ailenin özellikle annesi (Kristin Scott Thomas) bu durumu savaş ilanı olarak algılar.

Ne anladım; Stephan Elliott yazarlar arasında da yer aldığı bu 30'larda geçen klasik romantik komedi olarak adlandırılabilecek filmin yönetmeni aynı zamanda. Romantik komedi deyince 80'ler sonrasının sonu başından belli Meg Ryan'lı filmlerini kastetmiyorum. Daha eski bir zaman ama daha modern sorunlar var burada. Larita'nın yeni genç kocasından bile gizlediği sırları olan bir önceki evliliği var. Birinci dünya savaşından neredeyse tüm tanıdıklarını hem de kendi sorumluluklarından dolayı kaybetmiş olarak dönen bir baba, oğlunun evliliğine sonradan finansal endişeler olduğunu anladığımız çekinceleri olan anne karakterleri de sıradışı. Biel daha önceki filmlerine bakılarak değerlendirilmemesi gereken bir rolde. "IT Crowd"un Jen'i ailenin saplantılı kızı rolünde oynuyor. Ayrıksı finaliyle de ne klasik ne modern, pek alışık olmadığımız güzel bir tat bırakan bu keyifli film "sex bomb" gibi parçaların çok değişik yorumlarıyla da değişik bir ses bandına sahip.

Aklımda kaldı; Larita'nın motorsikletle tilki avına katıldığı sahne. Tanıştıkları yarış ve izleyicilerin göründüğü geri dönüş sahneleri.

Sonuç; izlenir

18 haziran günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0808244/

14 Haziran 2009 Pazar

Devrim Arabaları (2008)

**** Türkiye'de hiç bir başarı cezasız kalmaz ****

Konusu şöyle; 1961 yılında Cemal Gürsel'in emriyle yerli üretim bir otomobil yapmak üzere Türk mühendis ve ustalardan bir grup çalışmaya başlar. Maddi imkansızlıkların yanında halkın destekten çok kaynakların harcanmaması için itirazları, siyasetçilerinde ayakoyunları işi iyice zorlaştırır.

Ne anladım; Tolga Örnek'in Türk yakın tarihinin önemli anlarından biri üzerine belgesel dışına ilk kez çıktığı dramatik çalışması. Öncelikle kalabalık oyuncu ekibinin mütevazılık dolu herkesin gereken yerde durduğu iyi takım oyunu temiz bir hikaye izlememizi sağlıyor. Yönetmen bu ilginç olayın en akla sığmaz sorusunu yanıtlamayı seçmiş. "Bir araba yapılmış, çalışıyor. Altı üstü benzini bitmiş, koyarsın gene çalışır. Başarısızlık bunun neresinde?" Bu büyük haksızlığı temizlemeye çalışan film ikna etmese de anlaşılır bir sonuca varmayı başarıyor ki bu da büyük ölçüde başlıktaki cümleye denk düşüyor. Zayıf olduğu nokta ise dramatizasyon çabalarının bazı sonuca ulaşmayan sahnelerle temposuz kalması. Karakterlere derinlik kazandırması gereken aile hikayeleri birkaç klişeye yaslanıp işlevsiz kalıyor. Yapmayı hedeflediği geniş kitleler tarafından izlenebilecek filmi başaran nitelikli bir sonuç çıkıyor ama acaba bu ülkede bunu alacak bir izleyici varmı, bundan emin değilim.

Aklımda kaldı; "Ben senin bildiğin kadarını unuttum" repliği. Finalde otomobil ile gerçeküstü bir uzağa gidiş gerçekleştiren karakter.

Sonuç; gayet iyi



13 haziran cumartesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt1282139/

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Taken (2008)

** I believe you. But that won't save you. **

Konusu şöyle; yeni emekli CIA ajanı Mills (Liam Neeson) pek hoşlanmamasına rağmen kızının kuzeni ile birlikte yaz için Paris'e gitmesine izin verir. Daha gittikleri gün ikili genç kızları kaçırıp fuhuş yaptıran ve sonra da öldüren bir çetenin eline düşer. Mills tüm yetenekleri ile kızını kurtarmak üzere harekete geçer.
Ne anladım; Pierre Morel tarafından yönetilen filmin yazar ve yapım kadrosunda Luc Besson var. Bu ne demek? İnandırıcılığı sıfıra yakın, zırva sahnelerde dolu ama iyi çekilmiş bir aksiyon izleyeceğiz demek. Başrolde Liam Neeson'un bulunması uzun bir süre filmin yönünün değişeceği beklentisini canlı tutuyor, sonra aslında bunun kocaman bir şaka olduğunu anlıyoruz. Steven Seagal oynasa hiç bir şey farketmeyecek bir karakterin hikayesi bu. Üstelik neredeyse süper güçleri var, koca Paris'te peşinde olduğu çeteyi eliyle koymuş gibi buluyor, yatağın altına girince geçmişte yaşananları içinde hissediyor vs. Death Wish zamanında ana karakter her şeyini kaybeder sonrasında intikam ile ortalığı yıkardı, artık senaryolar ölümlere, kayıplara izin vermiyor, zararın önlenmesi üzerinden katarsis daha kolay ama daha suni.
Aklımda kaldı; Jean Claude'un evini basıp karısını vurduğu sahne.
Sonuç; gereksiz.
3 mayıs pazar gecesi televizyondan izledik