Arama

2005 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2005 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2009 Perşembe

Fuck (2005)

**** There is no English equivalent for 'fuck off,' because... it *is* English ****

Konusu şöyle; her yönüyle fuck kelimesi üzerine bir belgesel.

Ne anladım; Steve Anderson bu çok kullanılan, bazı kesimler tarafından aforoz sebebi sayılan, yerine göre kendini ifade aracı, bazen saldırı silahı olabilen kelime üzerinden küfürün sosyal yaşamda yerinden tutun cinselliğin tabularına her yönüyle ekrana getiriyor. Kelime anlamıyla incelemek üzere porno yıldızları, sosyal yönler için psikologlar, sanatla ilişkisi için rapçisi oyuncusu müzisyeninden muhafazakarına çok sayıda isim var röportaj yapılan. Kelime ile ilgili konu başlıkları altında bilindik filmlerden (tabii ki Scarface) dizilerden (Seinfeld'in bir çocuğun yanında ağzından kaçırıp başını derde soktuğu bölüm de var) şarkı sözlerine, politik olaylarla ilgisine bence çok hızlı ve tempolu bir film. Tabi hayli rahatsız edebilecek kısımları da var, adı üstünde. Ama özellikle Billy Connolly'nin değişik tonlaması ve klasik İngiliz aksanıyla tatlı tatlı kelimenin fonetiğine övgüler düzdüğü sahneler başta olmak üzere güzel kısımları çok fazla. Kelimenin kökeni tam olarak bilinmediği halde "fornication under consent of king" ifadesinin kısaltması olduğu şeklinde genel bir kanı olması ilginç geldi. Lenny Bruce ya da George Carlin'e verilen önem sadece insanların sahnede küfür edildiğini duymaktan hoşlanması ile açıklanamaz. İfade özgürlüğü tarafından bakıldığında çığır açan adamlar bunlar. Steril ikiyüzlü bir ahlak anlayışı ile dayatılan toplumsal baskılarla mücadelenin bir bakıma simgesi. Özellikle Bush yönetimi ile birlikte para basmaya başlayan sözde toplumu koruyucu oradaki kurumların buradaki karşılığı rtük de bunlardan ekmek yiyor. Üstelik sigaraları kapatarak, içkileri mozaikleyerek tvde rastgelinecek herhangi bir filmin de zevkle izlenmesini imkansız kılarak buradaki öğrenilmiş çaresizliği daha büyük boyutlarda uygulayarak. Sonuçta toplumsal değerler kılıfından güç alarak tüm akılcı ağaçları budamaya kararlı bir zihniyet egemen zamanımızda.

Aklımda kaldı; Pat Boone'un kendi soyadını küfür yerine kullanması.

Sonuç; herkese göre değil

23 temmuzda izledim

http://www.imdb.com/title/tt0486585/

1 Ağustos 2008 Cuma

One Last Thing (2005)

** Son bir şey **

Konusu şöyle; ölmesine kısa bir süre kalan kanser hastası genç Dylan Jamieson (Michael Angarano) bu durumdaki hastaların son dileklerini yerine getiren bir hayır kurumunun gösterisinde top model Nikki Sinclaire (Sunny Mabrey) ile bir haftasonu geçirmek istediğini söyler. Nikki de erkek arkadaşının ölümünden dolayı suçluluk hissettiği depresif bir dönemdedir.

Ne anladım; filmlerde müzik konusunda kariyeri bulunan Alex Steyermark'ın ikinci uzun metrajı. Konunun müzikle uzak yakın ilgisi yok. Ölümcül hastalığa yakalanmış bir gencin son günlerini konu alan yarı hayal fantezi bir film. Yanılmıyorsam ikinci kez Ethan Hawke'yi uzakta kalmış baba rolünde izledim bu sene, adama da bu rol yapışacak. Oyunculuklar fena olmasa da komediyi de dramayı da çok derinleştiremeyen senaryo sadece gereğini yapıyor, nihayetinde de birkaç damla gözyaşı akıtabilirsem ne mutlu yaklaşımıyla bitiriyor.

Aklımda kaldı; yüz dolara donattığı sofra. Tabuttaki gülümseme.

Sonuç; değmez

1 ağustos 2008 günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0452660/

29 Haziran 2008 Pazar

Hoodwinked! (2005)

*** What the Schnitzel? ***

Konusu şöyle; ormandaki tüm yemek tarifleri çalınmaya başlar ve esnaf teker teker topu atmaktadır. Bir olaydan ötürü sorguya alınan kırmızı başlıklı kız, ninesi, kurt ve oduncudan biri olayların sorumlusu gibidir ama tecrübeli detektif Nicky Flippers aksini düşünmektedir.

Ne anladım; son derece ileri düzeyde bir senaryo. Filmin büyük kısmı aynı olayların dört farklı kişinin bakış açısından anlatılması üzerine kurulu ki bu yanıyla doğrudan sinema tarihinden çok önemli örneklere göndermeleri bariz. Bu açıdan sinemaseverlere ciddi keyif verecek bir malzeme var. Çizimler konusunda ise pek karşılaşmadığımız bir manzara var; ne klasik çizgi filmler gibi elle çizilmişler ne de günümüzün standardı inanılmaz cgi harikaları var. Evet bilgisayarda yapılmış bir animasyon ama ilkel bir uygulama ile kotarılmış. Aslında bu da çok sorun değil, çünkü bu haliyle küçük izleyicileri daha çok çekebilir, aynı zamanda da dialoglarıyla büyük izleyiciler için zeki bir eğlencelik olabilir. Seslendirme kadrosu da çok sağlam (Anne Hathaway, Glenn Close, James Belushi..) Klasik bir masalı artık alıştığımız gibi bir bambaşka bir temele oturtarak da görevini yapıyor ama tam olmamışlık, yeterince ilgi çekici olmama gibi bir dertten kurtulamıyor.

Aklımda kaldı; "Dolph, tie up the brat; Liesel, hold the book; Vincent, get the truck; and Keith, darnit change your name, please, that's not scary and I'm embarrassed to say it. Boris, try that. Keith, ya know, OOOO Watch out for Keith!" Rezervuar Köpeklerinin Wolf karakteri gibi konuşan sakin ve zeki detektif karakteri Nicky Flippers.

Sonuç; idare eder

29 haziran pazar günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0443536/

25 Kasım 2007 Pazar

The Jacket (2005)

**** Deli ceketi ****

Konusu şöyle; 91deki ilk körfez savaşı sırasında Jack Starks (Adrien Brody) kafasından vurulur ve öldü teşhisi konulur. Son anda gözlerini kırpınca doktor tarafından farkedilir. Bir sene sonrasında gene bilinç kaybı problemi ile hastaneye yatırılan Jack üzerinde doktor deneysel bir tedavi uygular. Deli ceketi giydirilip morg bölmesinde birkaç saat bırakılan Jack bu süre içinde zamanda ileriye gidip geleceği yaşamaktadır.

Ne anladım; mantık sınırlarını zorlayan bir alacakaranlık kuşağı hikayesi. Biraz hızlı başlıyor. Jacob's Ladder ile Stephen King karışımı tadında. Adrien Brody ile Keira Knightley ayrı filmlerde oynuyorlarmış gibi, aralarındaki sıcaklık bir türlü kurulmuyor ama ilgi çekici hikaye kabul edilebilir bir döngüye oturuyor.

Aklımda kaldı; finalde ne kadar zamanımız var diye bir soru geliyor üstüne "We have all the time in the world" son jenerikle beraber çalmaya başlıyor, şık bir bitiş.

Sonuç; iyi

25 kasım pazar günü izledik

http://www.imdb.com/title/tt0366627/

19 Kasım 2007 Pazartesi

Guns, Germs and Steel (2005)

**** Neden beyaz adamın bu kadar çok kargosu var ve bizim bu kadar az? ****

Konusu şöyle; Jared Diamond isimli profesör dünyadaki eşitsizliklerin, batılı toplumlar sanayi ve teknolojide bu kadar ilerlerken dünyanın bazı bölgelerinin hala ilkel koşullarda kalmasının sebepleri üzerine ürettiği teoriyi etkileyici biçimde anlatıyor.

Ne anladım; Mezopotamyada gelişen toplumların yiyecek üretmede çevrenin de yardımıyla verimliliklerini arttırmaları bir topluma dönüşüp iş bölümüne yardımcı olurken Patagonya'da yer alan kabileler tüm enerjilerini bu işe ayırmak zorunda kalmışlar ve günümüzde bile hala binlerce yıl önceki şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar. Bunun yanında dönemine göre çok İnka uygarlığının nasıl İspanyol yayılmacılar tarafından on bin kişiye iki yüz kişi gibi bir insan oranına rağmen yok edilebildiği gibi birkaç soruya cevap arayan Diamond bu konudaki meşhur kitabının belgesel versiyonunda üç bölümde teorilerini görsel olarak şekillendiriyor.

Aklımda kaldı; kıtaların coğrafik şekillerinin uygarlığın yayılımı üzerindeki etkileri.

Sonuç; güzel bir fikir cimnastiği

18 kasım pazar günü izledim

http://www.imdb.com/title/tt0475043/

14 Ekim 2007 Pazar

The Greatest Game Ever Played (2005)

*** Read it, roll it, hole it ***

Konusu şöyle; 1900 lerin başında Harry Vardon (Stephane Dillane) soylu kesimden olmamasına rağmen kendini ispat ederek dünyanın en ünlü golf oyuncusu olur. Yıllar sonra aynı şekilde kendini ispat etmeye çalışan Francis Ouimet (Shia LaBeouf) Amerika açık turnuvasında Amerikalıları yenmesi için gönderilen Vardon'a karşı bir amatör olarak son umut haline gelir.

Ne anladım; oyuncu olarak tanıdığımız Bill Paxton filmiyle üçüncü kez yönetmenliği deniyor. Gerçek bir hikayenin anlatılmasına rağmen iyice çekiştirilip olabildiğince dramatik hale getirilmiş. Seabiscuit'i hatırlatıyor. Golf gibi durağan bir sporu bile gayet dinamik bir kurguyla heyecanlı bir hale getirmeyi başarmış. İyi repliklerle bezeli film, Shia LaBeouf'un ilk büyük rolü ve gayet sevimli. Ayda yılda bir eline sopa alıp dünya şampiyonluğuna oynayan genç hikayesi elbette mantık olarak sırıtıyor ama ne yapalım, gerçek hikayeymiş. Zaten jenerikte Walt Disney adı olunca mantığı nizamiyede bırakmak lazım.

Aklımda kaldı; atışlar sırasında oyuncuların konsantrasyonlarını anlattığı, Vardon'ın sadece deliği gördüğü, Ouimet'in balık gözü ile deliği yaklaştırdığı görüntüler iyi düşünülmüş. Vardon'ın usta bir oyuncu olarak bir rakibini aldattığı, Ouimet'i de aldatmaya çalıştığı sahneler özellikle açıkça anlatılmadan izleyiciye geçebildiği için sinemasal olarak keyifli sahneler.

Sonuç; keyifle izlenebilir

14 ekim pazar izledik

http://www.imdb.com/title/tt0388980/

16 Eylül 2007 Pazar

Workingman's Death (2005)

**** Ne pis işler var dünyada ****

Konusu şöyle; dünyanın 5 farklı köşesinden işçi portreleri. Ukrayna'da kömür madencileri (kahramanlar), Endonezya'da kükürt taşıyıcıları (hayaletler), Nijerya'da mezbaha çalışanları (aslanlar), Pakistan'da gemi işçileri (kardeşler) ve Çin'de çelik işçileri (gelecek) bölümleri oluşturuyor.

Ne anladım; Avusturya'lı yönetmen Michael Glawogger içinde bulunduğumuz dönemde hala ne şartlarda kas gücü ile ne tür işler yapıldığının resmini oluşturmuş. Her bölümün kendine ait ilgi çekici bölümleri var ve sonuçta Çin'dekine benzeyen Almanya'daki bir fabrikanın kapatıldıktan sonra eğlence parkına dönüşmüş görüntüleri ile bitirmiş filmini. Anlatıcısız sadece görüntülere dayanan, 2-3 kamera ile çekim yapılmış. Örneğin bir gemi parçalama sahnesinde tüm açıları ile görebiliyoruz. Nijerya'daki kesimhane görüntüleri mide kaldırıcı.

Aklımda kaldı; evlenme sahnesi. Emekli olan madencinin elbiselerini yaktıkları sahne. Kükürt taşıyıcılarının turistlerle karşılaşmaları. Mezbaha'da yıkılmış hayvanların çatır çutur boğazlarını kesen kasap. Çin bölümünün başında yere yazı yazan sanatçılar.

Sonuç; düşündürücü.

15 eylül ctesi izledim.

http://www.imdb.com/title/tt0478331/

25 Temmuz 2007 Çarşamba

The Great Raid (2005)

** Er Ryan'ın yeniden çevrimi mi **

Konusu şöyle; 1942 yılında bir önceki senenin sonunda Pearl Harbor'un ardından Amerika İkinci Dünya Savaşına girmiştir. Truman önceliği Hitler'in yokedilmesine verince Filipinler'de çok sayıda Amerikan askeri esir olarak Japonların eline düşer. 3 yıl sonra savaşın sonuna doğru artık bu esirlerin kurtarılma zamanı gelmiştir, Rangerlardan oluşan bir bölük harekatı planlar ve uygulamaya çalışır.

Ne anladım; gene tek taraflı anlatılan bir askeri hikaye. Flags Of Our Fathers'la karşılaştıran yorumlar okudum ama bu film onunla aynı kulvarda değil. Bu film bir kurtarma operasyonunun olabildiğince dramatize edilmiş bir versiyonu. Zaten başlangıçtan ve adından filmin sonunda büyük bir baskın olacağını biliyoruz ve başarılı olacağını da tahmin etmek güç değil. Geri kalanı karakterlerin ilgi çekici olmasına ve nasıl işlendiğine bağlı ki bu film bu kısmı pek başaramıyor. Oyunculuklar da çok donuk.

Aklımda kaldı; Albay Mucci'nin baskına gidecek askerleri seçerken en önemli kriterin Ateist olmaması olduğunu söylediği sahneden itibaren ilgimi yitirdim. Ateist adam akıllıdır zaten, orduya girmemeye çalışır, girerse de böyle bir göreve gitmemeye çalışır.

Sonuç; Amerikalıları yaptıklarının haklı olduğu konusunda ikna etmeye çalışan bir saçmalık daha

25 temmuz çarşamba gecesi izledik

http://www.imdb.com/title/tt0326905/

12 Şubat 2007 Pazartesi

Oyun (2005)

****Tiyatro mu yapsak****

Konusu şöyle; 2003 yılında Mersin Aslanköy'de bir grup kadın, kendi yaşamlarından esinlenip sorunlarını anlatacak bir tiyatro oyunu hazırlayıp sergilemek için uzun süreli bir çalışmaya girerler. Köy öğretmeninin yönlendirmeleri ile dışarıdan bakınca birbirinin aynı ama aslında hiç benzemeyen dokuz kadın bir amaç için bir araya geliyor.

Ne anladım; bu kadınlar öyle şeyler söylüyor, öyle kelimeler kullanıyorlar ki sık sık bir köylü böyle konuşamaz diye düşündüm, sonra da utandım kendimden, niye yapamasınlar ki. Kadınların sorunlarını dert edinen bir film için çok güzel bir çıkış noktası. Bu işe giriştikten sonra bu kadınların kocalarıyla da köyleriyle de ilişkilerinde ciddi bir değişim gözlenebiliyor. Bir gösterinin, oyunun hazırlanışı ile ilgili filmlerde film ilerledikçe oyunun da adım adım gelişmesi çok başarılı verilmiş, oyunun finalinin filmin finaline başarıyla gelişi de film içinde film için güzel bir örnek olmuş.

Sonuç; oyuncuların performansı gerçekse de kurmacaysa da bravo.

11 şubat pazar kıvanç, idil ve aslı ile onların evinde izledik. Projeksiyonu götürdüm

http://www.imdb.com/title/tt0466916/