Arama
16 Mart 2022 Çarşamba
I Love You To Death (1990)
Altered States (1980)
Yeniden
İzlediğim filmler üzerinde biraz düşünüp araştırıp kısa bir şeyler yazıp sonradan baktığımda nesini sevdiğimi hatırlatacak notlar tuttuğum bu bloga en son 2010 aralık'ta yazmışım. Sonrasında hem izlediğim film sayısı hem izlediklerimden aldığım zevk iyice azaldı. Eskiden filmleri vcd, dvd ya da divx formatlarında arşivlerdim, o da anlamsız gelmeye başlayınca izle sil formatına geçtim iyice.
Bu hafta William Hurt'ün ölüm haberi geldi. Çok sevdiğim oyuncu, yönetmen gidiyor bu aralar ama galiba en tepeye koyabileceğim birisiydi Hurt. 80 ve 90 lar sinemanın olgunlaşması ile 2000 sonrası tamamen endüstrileşip ruhunu kaybetmesi arasındaki bir dönem ve tabii ki yaş itibarıyla beraber büyüdüğüm yıllar. Bizim yaşadığımız yıllar iyi bir izleyicinin hem klasiklere hem güncele bir şekilde yetişebileceği bir dönemdi, şimdi doğan bir çocuğun çok iyi bir yönlendirme olmaz ise film izleme serüveninin çer çöp izleyerek geçeceğinden korkuyorum. Neyse ki sinema izleyip öğrenmek için iyi bir zamanda dünyaya gelmişim.
William Hurt filmografisine bakınca da çok önce izlediklerim, izlemeyip kaçırdıklarım çok etkileyici bir liste gördüm. Öncelikle o filmlerden başlayıp notları yeniden yazmaya başlıyorum bakalım ne zaman sıkılacağım...
28 Aralık 2010 Salı
The Tourist (2010)

Konusu şöyle; Rus mafyasından İnterpol'e neredeyse tüm dünyanın peşinde olduğu hırsız/dolandırıcı Alexander Pearce'in sevgilisi Elise (Angelina Jolie) peşindekileri atlatmak için trende fiziksel olarak Alexander'ı andıran bir adamın yanına oturup konuşur. Karısını kaybetmiş, casus romanı seven bir matematik öğretmeni olan Frank Tupelo (Johnny Depp) kendisini bu çekici kadına kaptırır.
Ne anladım; Başkalarının Hayatı ile tanıdığımız Donnersmarck'ın iki yıldız oyuncu ile kotardığı bir yeniden çevrim. Orijinal filmdeki Sophie Marceau bence Jolie'den daha çok uygun bu role. Paris'ten Venedik'e görsel albenisi olan mekanlarda geçen film klasik tadını izleyiciye verebiliyor. İki karakter arasındaki çekimi izah etmekte zorlanması ise senaryonun eksisi bence.
Aklımda kaldı; son jenerikte çalan Starlight (Muse) filmin tonuna mükemmel uyan bir parça. Çatılarda pijamalarla kaçan Frank. Frank'in İtalya'da ispanyolca konuşmaya çalışması ve elektronik sigara da senaryoda çok güzel detaylar.
Sonuç; eğlencelik
25 aralık ctesi günü sinemada izledik
Av Mevsimi (2010)

6 Mart 2010 Cumartesi
$9.99 (2008)

Konusu şöyle; Sydney'de bir apartmanda yaşayan bir grup insanın yaşamda anlam arayışı. Küçük bir çocuk oyuncak almak için babasının verdiği bozuk paraları domuzcuk kumbarasında biriktirir, genç bir adam kendisini terk eden sevgilisinin ardında uyuşturucularla hayali arkadaşlarıyla parti yapar, bir başkası yeni süpermodel sevgilisi için vücudundaki kılları traş eder ve bir diğeri hayatın anlamını 9.99'a sunan kişisel gelişim kitapları sipariş eder.
Ne anladım; İsrail asıllı yönetmen Tatia Rosenthal'ın Avustralya ortak yapımı çok kaliteli bir stop motion. Kendi başlarına çok etkileyici kısa hikayeler ve anlarla kurulu hikaye bir bütün olarak içine girilmesi biraz zor bir yumak oluşturuyor. Aynı döneme ait Vals With Bashir'i anımsatan tarzı diğeri farklı bir animasyon olmasına rağmen bir İsrail animasyonundan bundan sonraki beklentileri pekiştiriyor. Ne boyutta model kullanılmış bilmiyorum ama ekrana yansıyan görüntü sinemanın bir çok kadrajı yeniden hamurlarla yaratabilecek bir teknoloji olduğu hissini uyandırdı. Açık zihinle izlenebilecek bir felsefik deneme.
Aklımda kaldı; girişteki kahve için borç isteyen silahlı adamlı sahne. Çocuğun sınıfa gülen kumbarasını anlatışı. Modelin koltukları.
Sonuç; ilginç
5 mart günü izledim
http://www.imdb.com/title/tt0790799/
28 Şubat 2010 Pazar
Man On Wire

Konusu şöyle; 1974'de açılmasından kısa bir süre sonra, o dönemin en yüksek binası olan New York'daki ikiz kulelerde, uzun zamandır bunu takıntı haline getirmiş olan Philippe Petit, bir grup arkadaşının yardımıyla gizlice binalara girerek iki kule arasına gerilen bir tel üzerinde akrobasi yapar.
Ne anladım; James Marsh tarafından Petit'in kendini anlattığı kitaptan uyarlanan bir belgesel. Özünde bir tutkunun hikayesi. Küçüklüğünden itibaren yüksek yerlere tırmanmayı takıntı ve yaşamın kendisi haline getiren Petit için bir gün gazetede gördüğü çok yüksek binalar yapıldığı haberi zihninde bir hedef yaratmasını sağlıyor ve bunu başarmak için bir ekip oluşturup bu çılgınlığı yapıyor. Kendisinin de çok sevdiğinin belirtildiği eski soygun filmleri tarzında bir kurgusal anlatım olay gününü canlandırırken o dönemdeki karısı ve ekibin değişik üyeleri farklı noktaları anlatıyor. Adamlar daha önce Notre Dame ve Sydney de buna benzer faaliyetler yapıyorlar ve bu olayların anlatımı hikaye gelişiminin kademeli olmasını sağlıyor. Amaç politik bir eylem değil, bir adamın dünyanın tepesinde korumasız meydan okuması. Bir kez o ipin üzerine çıkıp aşağıdan görülünce kendisi inene kadar kimsenin müdahale etmesi mümkün değil, inanılmaz bir konstantrasyon gerektiren ve milimlik hatanın ölüm demek olduğu acaip bir deneyim. Yaşamı risk almak olarak niteleyen bir adamın psikolojisini incelemek var, bir aksiyon filmi kalitesinde gerilim var, yaşamı sorgulama da var ve her kesit gayet derli toplu anlatılıyor. Sirklerde hergün bunu yapan cambazlar bu adamı izlerken ne düşünür merak ettim.
Aklımda kaldı; ekipten bir üyenin diğerleri hakkında "ilk gördüğümde bunlar loser dedim" dediği sahne. Çayırda okçuluk ve bilimum denemeleri.
Sonuç; çok iyi
28 şubat günü izledim
http://www.imdb.com/title/tt1155592/